İstanbul
31 Ağustos, 2026, Pazartesi
  • DOLAR
    47.19
  • EURO
    54.02
  • ALTIN
    6093.0
  • BIST
    13.981
  • BTC
    64692.549$

A. Bahçekapılı'nın Seçtikleri-14

A. Bahçekapılı'nın Seçtikleri-14
BRT/HABERCİGAZETE Genel Yönetmeni Alâettin Bahçekapılı'nın sosyal medya hesaplarından seçtikleri: -Atatürk'ün Kozak Yaylası'ndaki heykeli -Etem Oruç yazısı: Karatepe Çığlık Çığlığa -Mustafa Duman paylaşımı: 19 Mayıs 1999'da Samsun'daydık: KARADENİZ YARINA DA KALSIN! -Tarık Demir yazısı: Sümer Tanrıları

ATATÜRK'ÜN KOZAK YAYLASI'NDAKİ HEYKELİ

 ·

Türkiye'deki Atatürk anıtlarının en farklısı BERGAMA – KOZAK YAYLASI –BAĞYÜZÜ Köyündeki anıttır. Bu anıtta Atatürk, golf pantolonlu spor takım giysisi , başındaki kasketiyle bir kayanın üzerine oturmuş, elini üst üste dizilmiş beş kitaba dayanmış olarak dinlenirken görülüyor. Kitapların adları : "Milli Mücadele", "Cumhuriyet", "Devrimler", "Bilim ve Sanat" ve "Nutuk" .. 

Bu kitapların adları uzaktan okunabilecek büyüklükte harflerle kitap sırtlarında yer alıyor. 

Yaşamını Almanya da sürdüren 30 yıllık eğitimci ve doğa sever SÜHA ŞEN, Kozak yaylasında fıstık çamları arasında yürüyüş yaparken bir heykel kaidesi görünümündeki iri bir kayayı görmüş ve köye giderek muhtara bu kayanın bulunduğu araziyi almak istediğini bildirmiş. Arazi sahibi Bağyüzü Köyünden YÜCEL KORAY (EKTE, gözlüklü), Süha Bey'e (EKTE, ceketli, kravatlı) bu araziyi ne amaçla istediğini sormuş, Süha Şen, "Bu kayanın üzerine bir Atatürk Anıtı yaptırmak istiyorum" diye yanıtlayınca; arazi sahibi, "Bu amaçla almak istediğin araziyi parayla satmam! Çamlığımdan sınırı sen çiz, istediğin kadar araziyi bu amaç için benim armağanım olarak kabul et!" demiş. 

Daha sonra Süha Bey, Türkiye'de 18 ilde Atatürk ve Cumhuriyet konulu heykelleri ile 90 şehitlikte de bu çeşit eserleri bulunan Prof. Dr. TANKUT ÖKTEM Bey'i (EKTE) bulmuş. 

"Bu güzel girişime benim de katkım olsun" diyen ve anıtı hiçbir ücret almadan yapan Prof. Dr. TANKUT ÖKTEM Bey bu eseri tamamladıktan çok kısa bir zaman sonra trafik kazasında yaşamını yitirmiş.. 

Kaynak: Not Defterimden/(SAYIN EROL ŞAŞMAZ'IN SİTESİNDEN ALINTIDIR)

 

ETEM ORUÇ yazısı: İKİ CAMİDE KARATEPELİLERİN TÜMÜ YUNALILAR TARAFINDAN YAKILIYOR

KARATEPE ÇIĞLIK ÇIĞLIĞA 

İlkyazın ayağını uzattığı günler. Köşk’ten bir dolmuşla Karatepe’ye doğru yola çıktığımızda saat on bir onu gösteriyor. Cam kırığı Güneş insanın içini aydınlatıyor, her şey pırıl pırıl. 

Kavurucu sıcak sabahtan bastırdı. Çevredeki portakal, mandalina ağaçları çiçeklerini döktü dökecek. Önceki yaprakları koyu, yeni oluşan yapraklar açık yeşil, bir zümrüt denizi gibi yol boyunca uzanıyor. Ihlamur ağaçları mis gibi kokusunu salıvermiş. Açık pencereden ciğerlerimize doluyor. Bu doğa cennetinde düşlere dalıyorum. 

Dolmuşta on yedi kişiyiz. En önde Köşk kaymakamı İsmail Bey oturuyor. Yanında Aydın ilinin kültür babası Mustafa Kemal Yılmaz. Kaymakam Bey elindeki su şişesinden bir yudum içerek; 

“Değerli arkadaşlar, 22 Şubat 1922 tarihinde, Köşk’ün Karatepe Köyünde Yunan askerlerince üç yüzü aşkın, çoluk çocuk, hamile kadın, çocuk yaşta kirletilmiş kızlarımızın, ninelerimizin, dedelerimizin, savunmasız insanların katledildiği yere bir anıt yaptırıyoruz. Bu konuda sizlerin de düşüncelerinden yararlanmak isterim. 

Kurtuluş Savaşı yıllarında Aydın İlinin her köşesinde yüzlerce masum insanın Yunan askerleri ve yerli Rumlar tarafından işkencelerle şehit edildiğini biliyoruz. Tüm zorlamalara karşın bu toprağın insanları, Türk askerleri ve Kuvay-ı Milliye’de görev yapan kahraman efelerimizle ilgili en küçük bilgiyi bile düşmana vermemişlerdir.

Kendileri çıplak, aç olmalarına karşın giysilerini, yiyeceklerini ulusal kuvvetlere vermişler. Birçok yerde olduğu gibi Karatepe Köyünde gençlerin, eli silah tutanların cephede olmasını fırsat bilen düşman, bu köydeki yaşlıları, kadın ve çocukları iki camiye doldurup yakmış, köyün tamamını da ateşe vermiştir. 

Geçmişini iyi bilmeyen, ona sahip çıkmayan ulusların, uluslar arasında da değeri olmuyor. Geçmişimiz bizim kimliğimiz, tapumuzdur. Bu amaçla Yunanlılar tarafından pek çok masum insanın katledildiği caminin bulunduğu yerde çevre düzenlemesi yapılarak, yanına da o günleri anımsatan, çocuğunu ateşten kurtarmaya çalışırken çığlık atan, bir Anadolu kadınının yontusunu dikeceğiz. Amacımız genç kuşaklara bu ülkenin hangi koşullarda, nasıl kazanıldığını öğretmektir.” 

Kaymakam Bey konuşurken kolu kopmuş, karnı deşilmiş, korkudan gözleri yuvasından fırlamış, kan gölü içindeki bebeleri duyumsuyorum. Tek tük yol kenarlarında gördüğümüz boynu bükük gelincikler, o günlerden doğaya bulaşmış kan lekeleri gibi geliyor. Dolmuş, deli danalar gibi böğüre böğüre yılan yollardan Aydın Dağına tırmanıyor. 

Yolun iki yanında susuzluktan yaprakları iyice matlaşmış zeytin ağaçları, sıra sıra dizilmiş. Bize el sallayan incir ağaçları arasındaki bahar çiçekleri saman sarısına dönüşmüş. Altın gözlü papatyaların gözleri üzüntüden pörsümüş. Tüm zor koşullara inat güzelliğini koruyan, ara sıra bize gülümseyen yaban gülleri, mor menekşeler, genzimizi yakan kekikler… 

Dolmuşun motoru birine kızmışçasına homurdana homurdana ilerlerken Aydın Ovasının can damarı Büyük Menderes Nehrine bakıyorum. Sanki uçaktan bakıyormuşum izlenimini veriyor. Ovaya ve vadilere ince bir sis perdesi çekilmiş. Geçmiş, acı dolu günlere ağıt yakıyor. Dağın zirvesine ulaşıyoruz.

Üstü kırmızı kiremitli tek tük evler görüyoruz. “Aşağı Karatepe” diyorlar. Pembe pembe giysilerini giymiş erguvan ağaçlarına baka baka bir tepeye varıyoruz. Simsiyah iki kara servinin arasına ay-yıldızlı bayrağımızı asmışlar. Burası elli altı kişinin katledildiği ikinci caminin yeri, anıt da bu tepeye dikilecek. Güneyimizde koskoca bir badem ağacı var. Ağaca bakıp:

”Ah bu ağaç bir konuşsa”,diyorum. Buraların en canlı tanığı, bize neler anlatırdı. Anlatabilir miydi hıçkırmaktan bilmiyorum… 

Dolmuş durur durmaz kapıda, orta boylu, başı şapkalı, yüzü güneş yanığı, çakmak çakmak bakışlı biri beliriyor. Kapıyı açarak; 

“Hoş geldiniz. Ben Karatepe muhtarı Mehmet Altay,” diyor. Hepimizin elini sıkıyor. Oldukça sıcakkanlı, rahat konuşan, sevecen biri… Etrafı duvarla çevrili yere göstererek; 

“Burası nedir muhtar?” diyorum. Güleç yüzü birden asılıyor. Gözleri buğulanıyor. Bilmeden kabuk tutmuş yarasına dokunmuşum meğer. 

“Burası Sekiyurt camisiydi. Elli altı kişiyi çoluk çocuk bu camiye doldurmuşlar. Yunan komutanı sırıtarak; 

“Sizi Allah’ınızın evine getirdik. Bakalım Tanrınız sizleri kurtaracak mı?” diyerek tüfeklerle taramışlar. Ölmeyip yaralı kalanları süngülemişler. Caminin içi kıpkırmızı kan gölü olmuş. Kopan kafalar, kollar, bacaklar, fışkıran kanlar, yuvasından fırlamış gözler… Ve çığlıklar…” 

Muhtar bunları anlatırken o korkunç sahne canlanıyor gözümde. Erguvan ağaçları, gelincikler daha da kızıllaşıyor. Picasso’yu anımsıyorum birden. 

İkinci Dünya Savaşında Paris Almanların eline geçerken sokaklar, kesilmiş kafalar, kollar, bacaklar, saçılmış bağırsaklarla doluymuş. İspanyol ressam Paris’teki galerisinde sokakta gördüklerini tuvale çizmektedir. O sırada içeriye bir Alman subayı girer, Picasso, resim yapmaya devam eder. Söyleyecek söz bulamayan subay;

“Bunları siz mi yaptınız?” deyince gözlerinden ateş fışkıran ressam;

“Hayır efendi!..Siz yaptınız. Ben de çizdim,” der. Avrupa uygarlığının beşiği olduğunu savunan Yunanlıların yaptıklarını görseydi acaba ne derdi Picasso?..Bizim böylesi ressamımız olmadığı için mi anlatamadık acılarımızı dünyaya…Kan beynime hücum ediyor. Kapkaranlık bir boşlukta hissediyorum kendimi. 

Muhtar elini karşıki tepeye uzatarak; 

“Şurada su kuyusu vardı. Onun yanında kafası olmayan bir ceset bulunmuş. Oraya “kesik baş mezarı” diyoruz. Köyün tüm evlerini yakmışlar. O zamanki evlerin, camilerin çatıları topraktan. Evler, camiler yıkılınca şehitlere mezar olmuş.

Elli, altmış santim kazsak birçok iskeletle karşılaşırız. Şehitlerin Yahya’nın anlattığına göre camide şehit edilen cesetler şişmiş, kan ve yanık et kokusundan durulamamış. Çatıyı üslerine yıkarak örtmüşler. 

Karatepe, dağın zirvesinde olduğu için yazın bile serin olur. Bir de Şubat ayını düşün. Rüzgârın bile kuytu yer aradığı günler. Yüzümüzü yıkadığımız sular saçımızda, kaşımızda, elimizde buz tutuyor. 

Düşmanın üstün gücü karşısında Köşk cephesindeki Kuvay-ı Milliye kuvvetleri Denizli’ye çekiliyor. Bir yandan da düzenli ordunun kurulup düşmanla boğuştuğu ,Türk’ün ateşle savaştığı zamanlar. Yunanlılar da Ege içlerine karakollar kurarak ilerliyorlar. Yavuz Köy’ün altındaki Kır Kahve’ye de bir karakol kurmuşlar. 

Emir Ayşe Teyzenin anlattığına göre, bu karakoldan 22 Şubat günü Andoris Karmanides komutasındaki iki müfreze asker akşama doğru yola çıktıklarında ortalık grileşmiş, kar bastırmıştı. Havanın alacakaranlığıyla karın beyazlığı birbirine karışmış, çevreye bir duman bürümüştü. 

Yunan askerleri akşam karanlığında Kartepe’yi kuşattılar. Caniler evleri basıp altın, gümüş ne buldularsa alırlar. Savunmasız kadınları, kızları kirlettiler. Köyün eli silah tutan erkekleri düzenli orduya katıldığı için köyde çocuk ve yaşlı dışında erkek yoktur. İçimizdeki hainler de onlarla işbirliği yapıyorlar… 

Yunanlılar kudurmuş kurtlar gibi saldırmış savunmasız çocuklara, kadınlara, yaşlılara saldırdılar. Dipçik, süngü darbeleriyle zavallı insanları köy meydanındaki caminin yanında topladılar. Makineli tüfekleri kurdular.

Gece karanlığında, fenerin ışıltısında o zavallı insanların yüzündeki korkuyu, çaresizliği bir görecektiniz. Minnacık çocuklar çığlık çığlığa annelerine sarılıyorlar, Yunan askerleri anasının kucağındaki bebeleri süngülüyor. Ananın feryadı, çocukların çığlığı ve kıpkırmızı kan… 

Kır Mustafa’nın güzeller güzeli, on altı yaşında ceylan bakışlı bir kızı vardı. Yüzü , açık havada ,durgun sudaki ayın görüntüsü gibi ışıklı. Bu ceylan bakışlı kızı görenler, nazar değmesin diye maşallah çeker, ellerini ısırırlardı.

İşte bu güzeller güzeli kıza kirletmişler. Yunan askerinin elinden kurtularak makinelinin üzerine atladı. Takırdayarak tarayan mermilerle delik deşik oldu ama Yunan askerini de dereye yuvarladı. Altı, yedi adım attıktan sonra yığıldı kaldı… 

Muhtarla eski caminin altındaki Aliye’nin mezarına gidiyoruz. Üstünde adı bile olmayan iki taş dikili. Üzerinde çeşit çeşit kır çiçekleri. O günler canlanıyor gözümde. Ruhuna fatiha okurken duyduğum sesle irkiliyorum. Sanki mezarın içinden geliyor ses:

”Ben Aliye, Kır Mustafa’nın biricik kızı. Henüz on altı yaşındaydım. Kelebekler uçuşurken düşümde. Yirmi iki Şubat kışında, Akbabalar dolaştılar başımda. Vurdular Yunanlılar Seki’nin kekik kokan yokuşunda.” 

Kolumdan tutuyor muhtar.”Beni dinlemiyorsun galiba.” Onun konuşmasıyla kendime geliyorum. “Kusura bakma Mehmet Bey, dalıverdim birden.” Muhtar anlatmaya devam ediyor.” Şu küçücük camiye çoluk çocuk 123 kişiyi dolduruyorlar. Üzerlerine el bombası atıyorlar. Sonra da makineli tüfekle tarıyorlar. İnsanlar çığrış bağrış… 

Korkudan gözleri yuvasından fırlamış. Kan kusan, beyni dağılmış, feryat eden insanlar. Gecenin karanlığında çığlıklar Ilıdağ’dan ,Eğrikavak’tan , Akçaköy’den duyulmuş. Gecenin o saatinde kim gelebilir ki… 

Yunan askerleri, Sarı Ahmetler caminin içine girip, fenerin ışığında, can pazarındaki insanları çiğneye çiğneye can çekişen, ölmeyen insanları süngüden geçiriyorlar. Kanlı postallarıyla zafer naraları atıyorlar. 

Daha sonra da ağılların kenarındaki çalıları alıp caminin kapısına yığıp, benzin dökerek ateşliyorlar. Caminin içi fokur fokur kan…İnsan çığlığına yanık et kokuları karışıyor. Tombacı Ayşe ninenin anlattığına göre köyün tüm evleri yakılmış. Sonradan ölenler dışında o gece ölenler 304 kişiymiş… 

Öldürmeyen Allah öldürmez derler ya caminin içindeki 123 kişiden 25 kişisi Mendegüme’den gelenler tarafından ertesi gün kurtarılıyorlar. Sırtı yanık, kolu yanık yaşayanlar oldu. Ama o kan gölünün içinde sabaha kadar gözünün kanını silen, anasının cansız bedenini başına yastık etmiş bir çocuğu düşünebiliyor musun? 

Şehlilerin Yahya Altay’ın anlattığına göre dünya bu vahşeti işgalcilerin destekçisi olan ABD’nin o tarihlerde yayınlanan “Time” dergisinin bir sayısında “Karatepe Kıyımları “ adlı yazıyla öğrendi. İngiliz yüksek komiserliğine bildirilmesine karşın hiçbir sonuç çıkmıyor.”

“Düşünüyorum da böyle bir vahşet için niçin bu köy seçilmiş olabilir?” 

“Sanırım yerli bir hainin ihbarı bunda etkili olmuş. O günün Aydın belediye başkanı evine Yunan bayrağı asıp, papaz ve müftüyle beraber Yunanlıları karşılamaya Germencik’e kadar gitmiyorlar mı? 

Az da olsa içimizde bir hain kadrosu her zaman var olmuştur. Bir de Köşk cephesinde bir yıla aşkın bir süre Yunanlılarla savaşırken köyümüz yurtsever efelere, milli kuvvetlere yiyecek, giyecek, barınma yönünden çok yardımda bulunmuşlar. Bunları herkes biliyor. Bu köy oldukça gözden ırak bir yerde, yapılan katliam kolay kolay duyulmaz diye de düşünmüş olabilirler. 

Altı Eylül’de 1922’de Tekeli İsmail Efe bu hainleri ibret verici bir şekilde cezalandırmış. Mustafa Kemal ve ordusu düşmanı İzmir’de denize dökerek öcümüzü aldılar ama yüreğimiz hâlâ yanıktı. Bu katliam unutuldu, bir anıt bile dikilmedi diye…” 

“Çok haklısınız muhtar. Uygar geçinen ülkeler yaşadıkları önemli olayların 600’üncü,700’üncü yılını kutluyorlar. Biz tez unutan bir millet olduk. Geçmişini unutanlar, onları tekrar yaşar ,“dememiş mi atalarımız. Onun için bu anlamlı anıtın yapılması çok iyi oldu. Emeği geçen herkesten Allah razı olsun. Anıtın en göze çarpan yanına; 

“Su uyur, düşman uyumaz,” dedi atalarımız. Bugün dünden daha da uyanık olmalıyız.” diye yazılsa ne kadar anlamlı olur. 

“Çok doğru söylüyorsunuz. Bir Kerkük deyişini anımsadım. “Aslan güçten düşünce gözünü karıncalar oyar,” der. Güzel yurdumuzu yok etmek isteyen içte ve dışta pek çok düşmanımız var. Öyleyse her yönden güçlü olmalı, bir bütün olmalıyız. Sağlıklı vücutta mikrop barınmaz.” Muhtar, başını sallayarak anlattıklarımı onaylıyordu. 

Muhtarla vedalaşarak dolmuşa biniyoruz. Koca bir çınarın yanından geçerken bir ses duyuyorum.

”Ben ağaç olmama karşın insanın, insana yaptığı vahşeti dayanamadım. Sizler iyi dayanıyorsunuz.” Tüylerim diken diken oldu. İliklerime kadar titredim. Acaba bu sesi bir ben mi duymuştum. Etrafa göz gezdirdim, herkes buğulu gözlerle ıraklara bakıyor. 

Aşağı Karatepe İlköğretim okulunun önünde duruyoruz. Serçe kuşları gibi cıvıl cıvıl öğrenciler etrafımızı sarıyor. Kimisi “ hoş geldiniz amca,”diyor. Kimi de biraz ürkek “ iğneci misiniz?” diye soruyor. Mustafa Kemal öğretmenimle okula gidiyoruz. Işık yüzlü iki öğretmen karşılıyor bizi.Kitaplarımızdan armağan ediyoruz..

Öğrenciler elimizden asılıyorlar. Ne kadar da rahatlar. Karanfil gözlü bir kız öğrenciyi bakarken “ Aliye’yi” düşlüyorum. “Ezbere şiir biliyor musunuz?” diyorum. Kız öğrenci hemen selam verip okumaya başlıyor.”Siyim siyim gözyaşı,/Oluk oluk kan aktı./Bütün dünya şahittir,/ Bizleri Yunan yaktı.” Hep beraber alkışlıyoruz. 

“Öğretmenim, bu şiir Ilıdağlı şair Ertuğrul’un bir dörtlüğü,” diyor. Teşekkür ederek ayrılırken tüm öğrenciler bağıra bağıra söyledikleri bir marşla bizleri uğurluyor.

”Atatürk ölmedi! Yüreğimde yaşıyor! Uygarlık savaşında, bayrağı O taşıyor!..Bayrağı O…….” 

İçimizde buruk bir sevinç.Keçi yolu gibi kıvrım kıvrım yollardan mederesler çizerek ilerlerken, hepimiz buğulu gözlerle ufuklara dalıyoruz. Kulaklarımızda hiç bitmeyecek Karatepe çığlıkları… 

23 Şubat2009 günü saat 14’te Karatepe köyünde anma töreni yapıldı. 

Sayın Aydın Valimiz Mustafa Malay, Köşk kaymakamı, Kültür Müdürümüz, Aydın ADD başkanı, Kuvayı Milliye Derneği, Gaziler ve Şehitler Derneği, Salavatlılı ve Köşk’ten birçok yurttaş ve Karatepeliler oradaydı. Bu yurt için canını veren kahraman Türk çocuklarının ruhu şad olsun.

MUSTAFA DUMAN'IN PAYLAŞIMI: 19 MAYIS 1999'DA SAMSUNDAYDIK

ANUNNAKİ?SÜMER TANRILARI

  

Bir düşünsenize,Henüz piramitler yoktu..Henüz yazı yoktu..Henüz şehirler bildiğimiz anlamıyla ortaya çıkmamıştı..Ama yaklaşık 11.000 yıl önce, bugünkü Şanlıurfa topraklarında insanlar taşlara yalnızca şekil vermiyor, düşüncelerini de taşa işleyebiliyordu..Karahantepe kazılarında ortaya çıkarılan yaklaşık 70 santimetrelik bir heykel, insan figürünü bir leoparın sırtında gösteriyor..Üstelik heykel, bulunduğu yapının içinde rastgele dağılmış bir parça olarak değil, bir taş sekinin üzerinde, özgün konumunu koruyacak şekilde bulundu..

Leopar, Neolitik Yakın Doğu'nun sanatında sıradan bir hayvan değildi..Güçlü, tehlikeli ve gizemli bir yırtıcıydı..Karahantepe ve Taş Tepeler çevresindeki buluntular, insanların yırtıcı hayvanları yalnızca doğadaki canlılar olarak görmemiş olabileceğini gösteriyor..Bu heykelin “şu tanrıyı”, “şu lideri” veya “şu inancı” temsil ettiğini henüz bilmiyoruz..Bilmediğimiz boşlukları hayal gücümüzle doldurmak yerine arkeolojiyi takip etmek yerinde olur..Ama bildiğimiz bir şey var:11 bin yıl önce insanlar semboller aracılığıyla karmaşık düşüncelerini ifade edebiliyorlardı..Ve bu heykel, o düşünce dünyasının şimdiye kadar görülmemiş bir parçasını önümüze koyuyor..Belki de bugün bizim “insan ve hayvan” ilişkisi olarak gördüğümüz şey, onların dünyasında çok daha farklı bir anlama sahipti..

Anıtsal mimari, sembolik sanat ve karmaşık toplumsal davranışlar, yazının ortaya çıkışından binlerce yıl önce zaten vardı..Yani insanlık tarihini yalnızca yazının icadıyla başlatamayız..Yazı ortaya çıktığında insan zihni birdenbire karmaşıklaşmadı..İnsan zaten binlerce yıldır düşünüyordu, semboller üretiyordu, anlatılar kuruyordu ve dünyayı anlamlandırmaya çalışıyordu..Taş konuşmaz sanıyoruz,Oysa taş, insandan daha uzun süre hatırlar..

Karahantepe'deki bu küçük heykel, bize 11 bin yıl öncesinden gelen çok büyük bir soruyu yeniden hatırlatıyor: İnsan ne zaman sadece hayatta kalmaya değil, dünyaya bir anlam vermeye başladı?.

Hazırlayan:Tarık Demir/28-08-2026

#anunakisümertanrıları

 

 

 

Videolar için YouTube kanalımıza abone olmayı unutmayın!


  • 0
    SEVDİM
  • 0
    ALKIŞ
  • 0
    KOMİK
  • 0
    İNANILMAZ
  • 0
    ÜZGÜN
  • 0
    KIZGIN

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.