A. Bahçekapılı'nın Seçtikleri-12
GÜNDEMBRT Yayın Grubu Yönetmeni Alâettin Bahçekapılı'nın sosyal medyadan -daha geniş kitlelere ulaştırmak amacıyla- seçtikleri: - Sovyet Diplomat Semyon İvanoviç Aralov'un Atatürk gözlemleri... - Aydın Voyvotoğlu yazısı: Boğaz’ın Sırtında Bir Uzak Ülke Masalı: Bruno Taut Evi - Erdal Eksert'in yazısı: Siyasetçiysen ‘bileceksin’ - Kamil Sarioglu/Kalemini Satmayan Gazeteciler-17-08-2026
Sovyet Diplomat Semyon İvanoviç Aralov'un Atatürk gözlemleri…
Mustafa Kemal Paşa bizi şehirde bir gezintiye çıkardı. Kısa zamanda etrafımızı büyük bir halk kalabalığı çevirdi, kılık kıyafetlerine göre hüküm vermek mümkünse bunlar basit, yoksul insanlardı. Mustafa Kemal durdu. Hemen kalabalığın içinden sorular yağmaya başladı. Mustafa Kemal bunları seve seve cevaplandırdı. Ona Yunanlılarla yapılmakta olan savaş, Sovyet Rusya, toprak, uluslararası durum, erzak, milli eğitim, okullar, hastaneler ve hatta her nedense anıtlar üzerine bile sorular soruldu. Birçoğu, pek kıt kanaat olan geçimlerinden söz etti. Bu arada kadınların eşitliğine, çarşafın çıkarılmasına, padişaha değinildi.
Sovyet Rusya, söz konusu olunca Mustafa Kemal, “Biz onunla dostuz” dedi, “Padişahlara gelince; onlar yanlış bir politika güttüler. İngiltere, Fransa, Almanya ve Avusturya’nın teşvikiyle sadece Rusya ile savaştılar” diye ekledi ve “Padişahlar halka acımadılar, Anadolu’ya acımadılar, onu sadece soydular” dedi.
Bu konuşma sırasına Mustafa Kemal’in gözleri bir iyilik ve şefkat pırıltısıyla tutuştu. Kendisine soru soranı dostça elinden tutuyor, yalın, inandırıcı sözlerle ayrıntılı cevaplar veriyordu. Biriken kalabalık bizi tepeden tırnağa kadar süzüyor, hatta herkes gibi bir insan olup olmadığımızı anlamak istiyormuş gibi elleriyle bizi yokluyorlardı.
Mustafa Kemal Paşa gülümseyerek, “Sovyet insanları üzerine sık sık saçma sapan şeyler söylüyorlar..” dedi, “İşte görünüz, onlar burada, sizinle konuşuyorlar, yalnız bir başka dilde… Ama biz, daha söze başlayınca, birbirimizin ne demek istediğini anlıyoruz. Çünkü amacımız birdir: emperyalistleri sırtımızdan atmak!”
Bu çok anlamlı bir konuşmaydı. Türkiye tarihinde ilk kez bir devlet başkanı açıkça ve basitçe, halk iktidarı üzerine, halkı ilgilendiren yaşamsal konular üzerine halkla sohbet ediyordu.
Konya’yı ziyaretimizin resmî bölümü bununla sona erdi ve biz kendi başımıza kaldık. Hemen hemen bütün gün şehirde dolaştık. Tüccarlar bizi dükkanlarına davet ediyor, çay, kahve ikram ediyor, Rusya üzerine sorular soruyorlardı.
Konya, Ankara’dan daha geniş caddeleri ve bulvarı olan, evleri kâgir bir şehir… Şehirde Nuh Nebi’den kalma tek atlı bir dekovil var. Halk, sayıları çok olan medreselerin, hocaların etkisiyle Ankara’ya göre daha tutucu.
Mustafa Kemal, Konya mollalarına çok kızıyor ve öfkeli öfkeli, “Mollalar salt çıkarları bozulmasın diye, İngilizlere itaat etmeye, Türk halkını satmaya, ‘kâfirlerin’ önünde eğilmeye hazır…” diyordu.
Semyon İvanoviç Aralov - Bir Sovyet Diplomatının Türkiye Anıları (1922-1923)
Kaynak: Sol Yanım Atatürk/15 Ağustos 2026
Aydın Voyvotoğlu yazısı: Boğaz’ın Sırtında Bir Uzak Ülke Masalı: Bruno Taut Evi
Anadolu yakasından Boğaziçi’ni seyrederken sağ taraftaki tepelerde gözünüze çarpan, o Japon tapınaklarını andıran şirin evi hiç fark ettiniz mi? Emin Vakfı Korusu’nun dik yamaçlarında, fünikülerle ulaşılan bu sevimli yapı; Türk ve Japon çizgilerini harmanlayan Alman deha Bruno Taut’un İstanbul’a bıraktığı en zarif mirastır.
Nazi Almanyası’ndan kaçıp İsviçre ve Japonya yollarını aştıktan sonra yolu Türkiye’ye düşen Taut, 1938 yılında Boğaz’ın en güzel sırtına bu evi kurdu. Bahçesi teraslar şeklinde tasarlanan, ağaçların ve yeşilliğin sarmaladığı bu yuvanın en büyüleyici yeri ise kaptan köşkünü andıran en üst kattaki yuvarlak cihannümesidir. Taut’un çalışma ofisi olarak kullandığı bu oda, Boğaz Köprüsü’nün muhteşem manzarasını gözler önüne serer.
Ancak bu dünya harikası evin kaderi, sahibiyle hüzünlü bir yarış içindeydi. Atatürk’ün vefatının ardından TBMM’de sergilenecek tarihi katafalkı tasarlamakla görevlendirilen Taut, bu işi büyük bir onur sayarak teklif edilen ücreti reddetti; karşılığında yalnızca çocuklarına bırakabileceği bir teşekkür mektubu istedi. Sadece bir gece içinde, 15 Kasım 1938’de çizdiği bu son eserini tamamlayan mimar, Ankara’nın sert ayazında yakalandığı zatürre nedeniyle 24 Aralık 1938’de hayata veda etti.
Müslüman olmadığı halde Edirnekapı Şehitliği’ne defnedilen Taut’un mezar taşı da kendisi kadar gizemlidir: Yere paralel tasarlanmış lahit kapağının üzerindeki o yalnız ayak izi, belki de onun bu topraklarda bıraktığı ebedi imzasından başka bir şey değildir. İstanbul’un kalbinde, her gün Boğaz’dan geçerken bize sessizce bakan bu ev, hem bir sürgünün hem de büyük bir vefanın hikâyesini fısıldamaya devam ediyor.
Saygılarımla,
Kaynak: ESKİ ZAMANLARDA İSTANBUL'UN GÜZEL FOTOĞRAFLARI · Aydın Voyvotoğlu
Erdal Eksert'in yazısı: Siyasetçiysen ‘bileceksin’
Mustafa Kemal Atatürk’ün 1923 İzmir İktisat Kongresi’ni bilmeyen, Cumhuriyet’in kuruluşunda ekonomiye neden bu kadar önem verildiğini anlamayan insanı parti yönetimine almam.
Kurtuluş Savaşı’nın kimlere karşı, hangi şartlarda ve hangi amaçla yapıldığını bilmeyen insanı belediye başkanı yapmam. İl başkanı, ilçe başkanı, belediye meclis üyesi yapmam. Hiçbir siyasi göreve getirmem.
Sevr’i, Lozan’ı, Misak-ı Millî’yi, Amasya Genelgesi’ni, Erzurum ve Sivas Kongrelerini, TBMM’nin kuruluşunu bilmeyeni de siyasi sorumluluk makamlarına getirmem.
Osmanlı tarihini bilmeyen, Osmanlı’nın kuruluşundan yükselişine, değişim ve dönüşüm süreçlerinden son dönemine kadar yaşananları anlamaya çalışmayan, Osmanlı ile Cumhuriyet arasındaki tarihsel sürekliliği ve kopuşları kavrayamayan bir insanın ülke yönetiminde söz sahibi olmasını doğru bulmam.
Mehmet Âkif Ersoy’u, İstiklâl Marşı’nın hangi şartlarda yazıldığını ve Âkif’in Millî Mücadele’deki rolünü bilmeyeni de göreve getirmem.
Namık Kemal’i, Ziya Paşa’yı, Şinasi’yi, Tevfik Fikret’i, Yahya Kemal’i, Mehmet Âkif’i, Necip Fazıl’ı, Nazım Hikmet’i, Sabahattin Ali’yi, Ahmet Hamdi Tanpınar’ı, Yaşar Kemal’i, Orhan Kemal’i, Sait Faik’i hiç tanımayan, bu ülkenin edebiyatını, düşünce dünyasını ve kültürel birikimini merak etmeyen insanı yönetici yapmam.
Dede Korkut’u, Yunus Emre’yi, Karacaoğlan’ı, Pir Sultan Abdal’ı bilmeyen, Anadolu’nun yüzyıllar boyunca oluşturduğu kültürel mirastan habersiz olan bir insanın topluma önderlik etmesini beklemem.
Sadece edebiyatı değil, Türk resmini, musikisini, tiyatrosunu, sinemasını ve mimarisini de bilmek gerekir. Osman Hamdi Bey’i, İbrahim Çallı’yı, Bedri Rahmi Eyüboğlu’nu, Muhsin Ertuğrul’u, Müşfik Kenter’i ve daha nice sanat insanını hiç tanımayan bir yöneticinin kültür politikası üretmesini de yeterli görmem.
Siyaset yalnızca seçim kazanmak, oy toplamak, makam sahibi olmak ve koltuk paylaşmak değildir. Bu kesinlikle olmamalıdır.
Siyaset; tarihini, edebiyatını, sanatını, kültürünü, ekonomisini ve toplumunu bilmektir.
Atatürk’ü birkaç sloganla tanımak yetmez. Osmanlı’yı yalnızca övgü veya yergi üzerinden değerlendirmek yetmez. Cumhuriyet’i de yalnızca birkaç ezber cümleyle savunmak yetmez. Bilmek, okumak, araştırmak ve anlamaya çalışmak gerekir.
Parti yöneticisi olacaksan bileceksin!
Belediye başkanı olacaksan bileceksin!
İl başkanı olacaksan bileceksin!
İlçe başkanı olacaksan bileceksin!
Meclis üyesi olacaksan bileceksin!
Ülkesinin tarihini bilmeyen, kültürünü tanımayan, edebiyatından habersiz olan ve Cumhuriyet’in hangi büyük mücadelelerin sonucunda kurulduğunu anlamayan bir insanın, o ülkenin geleceği hakkında sağlıklı karar verebileceğine inanmıyorum.
Siyasi görevler sadakat makamı değildir. Bilgi, liyakat, kültür ve sorumluluk makamıdır.
Benim ölçüm budur.
Kaynak: Erdal Eksert sosyal medya hesabı-17.08.2026
Kamil Sarıoğlu yazısı: BU "ADAM"I NASIL SEV(E)MİYORSUNUZ?
Ağva'ya bağlı Çanaklı Köyü'nün kadınlarını bir araya toplayıp anadan doğma kalana kadar soydular. Çırılçıplak halde kocalarının katledilişini izlemeye zorlanan kadınlar, sonrasında toplu tecavüze uğradılar. Küpelerini almak için kulakları, bileziklerini almak için bilekleri, yüzüklerini almak için parmakları kesildi; acıyla kıvranarak can verdiler.
***
Ateşe verilen Hacı İsmail Köyü ve erkekleri iple bağlanıp yatırılarak kurbanlık koyun gibi kesilen Karadere Köyü'nün kadınlarına tecavüz ettiler.
***
İmranlar Köyü'nde, ırzlarına geçmek üzere bütün kadınları bir eve topladılar; kendilerini korumaya çalışanları lime lime doğradılar.
***
Tekkeler Köyü'nde bacaklarından asılan on beş genç kızı, insan aklının alamayacağı işkenceler yaparak öldürdüler.
***
Karamandıra Köyü'nde yağmaya direnen Hacı Mustafa'yı kurşuna dizip karısının ve kızının ırzına geçtiler. Irzına geçtikleri kızı, yaraladıkları bir ata bağladılar, at can havliyle oradan oraya koştukça kız parçalara ayrıldı.
***
Çınarcık'ta, erkek çocukları, annelerine tecavüz etmeye zorladılar. Yaptıramayınca hepsini süngülediler. Kadınların karınlarını yarıp, kundaktaki bebekleri yardıkları karınlarına gömdüler.
***
İzmir rıhtımında eşlerinden veya oğullarından haber bekleyen kadınların çarşaflarını yırttılar, hakaret ederek yerlerde sürüklediler...
***
Maraş'ta, hamamdan çıkan kadınlara sarkıntılık yaptılar, peçelerini yırttılar...
***
Karacaali'de, köyün kadınlarına kocalarının gözleri önünde tecavüz edip kurşuna dizdiler.
***
Bu satırlar Hâkimiyeti Millîye'den:
"Yunanlıların kadınlara ve kızlara yaptıkları tecavüz, üzerinden yüzyıllar geçse, kendilerini Türklere affettirmek için her şeyi yapsalar, bunu başaramazlar. Binlerce masum kız Yunanlıların eline düşmektense, kurşunla, süngüyle, ateşle ölümü tercih etmişlerdir."
***
İkna olmayan, "resmî tarih(!)"in parçası bulan, inanmayanlar için, bu satırlar da bizatihi işgalciler, işkenceciler, tecavüzcülerle soydaş olan yabancı bir "kadın" gazeteci Berthe G. Gaulis'den:
"Bilecik bir felaket ve acılar diyarı... Henüz dumanı tüten taş yığınları altında kim bilir ne kadar insan cesedi yatıyor... Tecavüze uğramamış genç kız veya kadın kalmamış... Biraz ötede, kızını kurtarmak isterken, kafasına taşla vurularak öldürülmüş bir ihtiyarın mezarı..."
***
Belki de bu nedenle, yani "işgal"in ne demek olduğunu en önce, en çok ve en fena biçimde onlar anladığı için, Türk Kurtuluş Savaşı'nın, Millî Mücadele'nin, Kuvayı Millîye'nin -yahut siz nasıl anıyorsanız o direniş günlerinin- "büyük hainleri" arasında bir tek "Türk kadını" yoktur!
Onlar o sırada "hainlere" karşı yazılacak bir "destan"ın ön sözünü inşa etmekle meşguldür!
Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasının ardından "Mebuslar" teslim bayrağı çekerken gazetelere yolladıkları "Millî haklarımızı ve ismetimizi koruyacak hükümet ve erkek yoksa, biz varız" ilanlarıyla eli silah tutan Türk erkeklerine tarihî bir ders verirler mesela!
TBMM başkanlığına gönderdikleri, "Erkekler vazifesini yapmayacak, dinlerini ve vatanlarını, zevce ve hemşirelerini muhafaza etmeyecek kadar aciz ve ilgisiz iseler, düşmana karşı koymak için bize izin versinler. Yalnız topraklara gömerek paslandırdıkları silahları bize versinler. Irzımızı, namusumuzu, iffet ve ismetimizi biz kendi ellerimizle müdafaa edeceğiz" dilekçesiyle, vatan savunmasından kaçanları, yüzlerine tükürmekten beter ederler!
Sultanahmet'ten Kastamonu'ya, Üsküdar'dan Bursa'ya memleketin her yanında "biz kadınlar bu hak cihadında en önde olacağız" diye onlar haykırırlar!
***
Bütün bunlar olur, sadece Anadolu'da değil, Türk kadınları mütareke İstanbul'unda da sarhoş işgalci askerlere meze olmaya, üstelik de "gönüllü meze!" olmaya zorlanırken, onların dramına, çığlık atsalar duyacakları mesafedeki "saray"ında oturan Vahdettin, "işgal güçleri hangi dinden ve milletten olursa olsun onlara Türk misafirperverliği gösterilmesini" buyurur... Atatürk ise, "düşman kaçarken, kadınlarınızı ve çocuklarınızı dağlara ve emin yerlere saklayınız" diye bildiri yayınlıyordur!
Padişah, varlığını "Allah'tan sonra işgalci İngilizlere" emanet ediyorken, Mustafa Kemal kadınların sadece ırzını ve canını kurtarmakla değil, vatanı o mezalimden kurtarıp bağımsızlaştırmak ve onlardan doğacak kız çocuklarının, kız torunlarının yerlerde sürüklenmeyip omuzlarda yükseltileceği bir rejimin temellerini atıyordur!
Hâl böyleyken...
Başka hiç kimseye değil sözüm, bu ülkenin Atatürk'e hakareti, Cumhuriyet'le savaşı marifet sayan kadınlarına bugün;
Siz, nasıl yapabiliyorsunuz?
Nasıl oluyor da, böyle bir "ADAM"ı sev(e)miyorsunuz?
Kaynak: Kamil Sarioglu/Kalemini Satmayan Gazeteciler-17-08-2026
İlginizi Çekebilir