A. Bahçekapılı'nın seçtikleri-8
KÜLTÜRBRT/HABERİCİGAZETE'nin Genel Yayın Yönetmeni, Yazar Alâettin Bahçekapılı'nın sosyal medyada yayımlanan yazılardan -daha geniş kitlelere ulaşmasını sağlamak için- seçtiği 3 kitap tanıtımı. -Bugün ölüm yıldönümü olan Didem Madak için Yazar, Şair, Aydın Kaşkal'ın yazısı... -Hayrettin Geçkin'in Attila AŞUT kitapları yazısı... -Sesiyle, kalemiyle Basri ERDOĞAN için Ahmet Bilgehan Arıkan yazısı...
AYDIN KAŞKAL YAZISI: Didem Madak’a saygıyla...
Ah'lar ağacı
1-Bir ilaç içsem bari diye düşündüm, Biraz kolonya sürünsem, Ferahlasam, pencereyi açsam. Şöyle bir şey yazdım sonra: Yağmur, çamurlu bir elbise dikiyor şehre Sıkılıyoruz hepimiz bu çamurlu giysinin içinde. Berbattı, Bir şiire böyle başlanmazdı.
İç ses diye söylendim, Ardından Yıldırım Gürses...Aptal aptal güldüm bir de buna. Ayşecik vazoyu kırıyor Ve ‘tamir et bakalım’ diyordu babasına. Yapıştırsam da parçalarını hayatımın Su sızdırıyordu çatlaklarından. Karnabahar kızartmıyordu asla Başrolde kadınlar.
Güçlü bir el silkeledi beni sonra Sanırım Tanrı’nın eliydi. Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan. Binlerce yeşil gözü olan bir zeytin ağacı gibi, Çok şey görmüşüm gibi, Ve çok şey geçmiş gibi başımdan, Ah...dedim sonra Ah!
İç ses, diye söylendim Çocukken şöyle dua ederdim Tanrı’ya: Tanrım bana hiç erimeyen, Kırmızı bir bonbon şekeri yolla. Eski tül perdelerden gelinlik biçerdik Kardeşimle kendimize durmadan, Olmayan çayları, Olmayan fincanlardan içerdik. Olmayan kapıları açardık, Olmayan ziller çaldığında. Siyah papyonlu olurdu mutlaka Resim defterimizdeki damat. Yedi günde yarattığımız dünya Mutlu olurduk pastel koksa.
Ve şimdi şöyle dua ediyorum Tanrı’ya: Olanlar oldu tanrım Bütün bu olanların ağırlığından beni kolla!
Kaybolmak istemiştim bir zamanlar Kapının arkasında yokum demiştim Ve divanın altında da. Bulamazsınız ki artık beni, Hayatın ortasında. Kaybolmak istemiştim bir zamanlar Beni kimse bulamazdı Tanrı’nın arkasına saklansam. O Kocamandı, en kocamandı o. Bir kız çocuğunun hayalleri kadar.
Bir zamanlar kendimi Bulunmaz Hint kumaşı sanmıştım. Kaç metredir benim yokluğum? Benden daha çok var sanmıştım. Benim yokluğumdan dünyaya Bir elbise çıkar sanmıştım. Dünyanın çıplaklığına bakmaya utanmadan Sonunda ben de alıştım. Ah...dedim sonra, Ah!
Güzin Ablası kitaplar olan bir kızdım, İçim sıkılmasa o kadar Tek bir satır bile okumazdım. Taş bebeğim ters çevrilince ağlardı Bir derdi var derdim. Derdimi demeyi ben taşbebeğimden öğrendim. Ninni derdim, ninni bebeğim! Cam gözlerini kapardı, naylon kirpiklerini. Plastik gözkapaklarının ardında, Bilirdim rüyaları yoktu bebeğimin, Gözyaşları da. Ağladıkça tükürüğümden sürerdim gözaltlarına. Bu kadar kolay harcamazdım rüyalarımı, Kırmızı çantamda bayram harçlıklarım olmasa.
İnsan çıtır ekmeği ısırdığında, Kırıklar dolar kucağına, İşte orası umudun tarlasıdır. Ve orada başaklar ağırlaştığında, Sayısız ah dökülür toprağa.
İç ses, diye söylendim Ve ah dedim sonra, Böyle ah demeyi beli bükük bir ahlat ağacından öğrendim.
Dallarına salıncak kurardı çocuklar, Hızlı yaşanan bir hayatın şarkılarıydı salıncaklar. Meyveleri tatsızdı Eski bir lanetten dolayı Herkes dişlerdi acı meyvelerini, Ve herkes söverdi ona. İsmini yazardı herkes onun bağrına, Ah derdi o. Ah!
Bıçağın ucundaydı insanların hafızası ‘İnsan unutandır ve insan unutulmaya mahkum olandır.’ Tanrı şöyle derdi o zaman: Ah!
Ne çok dikeni vardı ahlat ağacının tanrım, Ulaşılamazdı, Sen sarılmak istesen ona, O sana sarılmazdı. Ne çok dikenin vardı Tanrım! Ne çok isterdim, Sana sarılamazdım. Ve şöyle derdim o zaman: Ah!
Ahlat ahların ağacıydı, Yaşlanmaya başlayanların, İtiraf edilememiş aşkların, Evde kalmış kızların. Ahlat ahların ağacıydı, Cezayir nasıl cezaların ülkesiyse, Öyleydi işte.
Ve etimoloji Eti’lerden kalma Bir zaman birimiydi yanılmıyorsam. Ve yanılmıyorsam yalnız insanların, Kahvaltı edip ağladıkları pazar sabahları yokmuş o zaman. Mesela o zamanlar Mutsuz olduğunda insanlar, Yok olurmuş bazı dakikalar.
Gülümsedim o sıra, Bazen sevinirim, Sevinmek nedense hep yedi yaşında Ve ah... dedim sonra, Ah!
Bazen ah diyorum durmadan, Şimdi ben ahlatın başında, Otuz iki yaşımda. Ahlar ağacı gibi. Rengarenk çaputlar bağladım yıllarca dallarıma, Mavi, mor, kırmızı ve yeşil, İstedim, hep istedim, Sen iste derdim, iste yeter ki Vereyim. Her istediğimi verdim. Arttım, fazlalaştım, Eksikli yaşamaktan. Ahlar ağacıyım, gibisi fazla. Başka bir şey istemem Artık beyazlaşan üç-beş tel saçıma, Hesabımı vermekten başka.
Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.
At arabasıyla kağıt toplardı Her sabah çingene kadınlar. Üst üste yığılırdı buruşuk kirli kağıtlar Şaşırırdım Kadınların mı yoksa kağıtların mı memeleri kocaman?
Bir zamanlar öfkem beni zora koşardı. Kızıl yelelerim yapışırdı terli alnıma Ne eğere gelirsin ne de semere derledi bana,
Yeniden doğmuş olurdum oysa, Öldüğümü sandıklarında, Yalnızca kağıtlarda iyi koşan bir at olarak.
Vasiyetimdir: En güçlülerinden seçilsin Beni taşıyacak olanlar. Ahtım olsun, Yükleri ağırlaşsın diye iyice, Tabutumun içinde tepineceğim.
2- Bir göl vardı evimizin karşısında, Mavi gözleri olan, Kara yağız bir şehirde yaşamışım meğer yıllarca.
Ya siz, Nasıl bilirdiniz çocukluğunuzu ey cemaat? Nasıldı Öldürdüğünüz birinin cenaze namazını kılmak?
İlk üç vişneyi verdiğinde bahçedeki ağaç Annem sevindiydi hatırlarım. Ah demişti. Ah! Üç küçük kırmızı dünya verilmişti sanki ona. Annem çok sevinmelerin kadınıydı. Bazen sevinince annem gibi, Rengarenk reçeller dizerim kalbimin raflarına. Annem çok sevinmelerin kadınıydı, Sıcak yemeklerin. Başına diktikleri o taş, Ne zaman dokunsam soğuktur oysa. Ben okşadığımda ama, ısınır sanki biraz.
İç ses! Bu bahsi kapa!
Mutfağa gidip domates çorbası pişirdim. Çoktandır öksüz olan mutfakta Buğulandı ve ağladı camlar, Gözyaşlarını kuruladım perdelerin ucuyla. Çoktandır öksüz olan dünyaya baktım, Allah babasıyla baş başa kalmış insanlara, Poşetin tamamını beş bardak suya boşaltınca, Sanki biraz rahatladım. Kazanlar dolusu çorba kaynatsam sanki, Artık kimse mutsuz olmayacaktı. Ah...dedim sonra, Ah! İç sıkıntımla çektirdiğimiz bu fotoğrafta, Aynı vampir gibi çıkacağız. Kırmızı çorbama ekmek doğrayınca, Sanki biraz ferahladım. Karıştırdım ve iç ses diye fısıldadım: Hala aç mısın?
Bir tren geçti yine tam o sıra Ustura gibi kara, Düdük çala çala, Geçti şiirimin ortasından. Kes şunu dedim, kes artık! Oldu olacak, Kan kardeşi olsun ruhumla yollar. Merak ederdim, Kesik başları ve sarı ışıklarıyla Nereye gider bu insanlar? Raylar uzanırdı içimde kilometrelerce Bir kara yılan gibi, Bilemezdim menzil neresi?
Ah...dedim sonra Ve acilen makas değiştirdim. İç ses, diye söylendim, Raydan çıkma bundan sonra.
Kuyruk sallardı, annemden kalma maaşım her üç ayın sonunda. Sevinirdi, Kocaman bir kara kediyi okşamış gibi ellerim. Sarımsak kokulu fötr şapkalı amcalarla, Muhabbet ederdik kuyrukta. Bizler sarımsak kokan uzun bir dizenin, Fötr şapkalı kelimeleriydik, Çürük dişlerimizle bizler, Dökülmüş harfler gibi kelimelerden, Saf ve pembe gülümserdik. Bizler her üç ayın sonunda yeniden doğan bebeklerdik. Neden ilerlemiyor bu kuyruk derdik, Neden hep aynı yerdeyiz, Hayattan söz edilirdi, Zor denirdi, Ve ardından susulurdu mutlaka.
Fötr şapkalı amcalardan biri Ah derdi sonra, Ah! Kuyruk öfkeyle kıpırdanırdı o zaman.
3- “Bir Arap şairi şöyle demiş, Savaşta yenilen halkına, Ağlamayın, ağlamayın, acınız azalır”
Uzun bir dize dayardı hayat her sabah karnıma Şiir için düelloya gelmiş bir sevgili gibi, Sorardı: Daha yazacak mısın? Hayır derdim, Artık yazmayacağım. Ama şöyle denir: Kılıç çeken kılıçla ölür. Ama şöyle denir: Kaderden kaçılmaz.
Ama yazgısını yaldızlı çokomel kağıtları gibi, Tırnaklarıyla düzeltemiyor insan. Yıllarca biriktirdim rengarenk çokomel kağıtlarını kitap aralarında. Aşık olduğumda, Çikolata kokardı kırmızı yazgım. hayatıma hayat diyemem artık. sarı yazgım her sonbahar onu biraz daha fazla, ömür yaptı. Maviye de, yeşile de dili dönmez ömrümün artık.
Kara yazgımı şimdi kim bilir Hangi kitabın arasında saklıyorsun tanrım? Ah.. dedim sonra Ah!
İç ses, diye söylendim, Başımda rüzgar vardı Başımda uğultular... Kalbim usulca kıpırdardı Ve ses çıkarırdı dokununca Çan çiçeğiyle karıştırırdı onu belki Bir başkası olsa. Başımda rüzgar vardı, Yine esiyordum Hızla dönmeye başladı kalbim Rüzgargülüyle karıştırırdı onu belki Bir başkası olsa. Başımda uğultular... Fırtına çıktı sonra, Yaşadığını anladı kalbim, Böyle yaşanamaz derdi Bir başkası olsa.
Bir zamanlar meydan okumak isterdim. Kaç meydanını okudum da bu hayatın. Yalnızca iki harfini öğrendim: AH!
Ah benim nergis kokulu cehaletim... Ruj lekeleri bıraktın bardaklarda Anlatmak isterdin kendini durmadan Bir bardağa bile olsa. Ne diyecektin, ne söyleyecektin Şairlerin şahı olsan, Bir AH’dan başka. Ah benim nergis kokulu cehaletim Bana yıllarca, bunca sözü boşa söylettin. AH!
Güçlü bir el silkeledi beni sonra Sanırım tanrının eliydi, Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan, Çok şey geçmiş gibi başımdan Ah dedim sonra, Ah!
İç ses, diye söylendim. Gel! Ahlar ağacından sen de biraz meyve topla.
Vasiyetimdir: Bin ahımın hakkı toprağa kalsın...
Didem Madak
24 Temmuz 2011, İstanbul
HAYRETTİN GEÇKİN'in ATTİLA AŞUT KİTAPLARI YAZISI…
Ahmet ağabeyi bilirsiniz. Şirimizin Yunus Emre’den sonraki Yunus’u. Ahmet Özer’i... Ondan, insanı insana taşır Ahmet ağabey diye söz etmiştim bir yazımda.
Bir gün Attila Aşut’la telefonla bile görüştürdü bizi. Öncesinde de Ahmet ağabeyle ya biraraya geldiğimizde ya da telefon görüşmelerimizde Attila Aşut’un kulaklarını çınlatırdık. O anlatırdı ben dinlerdim daha doğrusu.
Bir ara Attila Aşut’un Birgün Gazetesi’ndeki yazısından öyle etkilenmiştim ki kendisine atfenTanımadığım Birine başlıklı bir şiir bile yazıp paylaşmıştım sayfamda. Şimdi öyle değil, Attila ağabeyle tanışıyoruz. Hatta genel yönetmeni olduğum Troya Sanat Dergisi’nin yaz sayısında, Türkiye’de Gazetecilik üzerine kaleme aldığı çok ama çok değerli bir yazısıyla yer aldı üstelik.
Ahmet ağabey işte. Bir ağabey daha kazandırdı bana. Atilla ağabeyi... Hoş ben Attila ağabeyi bilirdim. Yıllar önce Ankara’da bir kitabevinde bile karşılaşmıştık. Bir Arkadaşım; “Attila Aşut şu adam işte!” demişti sessizce. Ben kendimi tanıtmayı beceremedim o zaman. Zaten ne diyecektim ki! Sarı çizmeli Mehmet ağa desem, ayağımda çizme yoktu.
Attila Aşut kim mi? Çoğunuz benden daha fazla biliyorsunuz belki de. Ya da bilmeniz gerekir. Belki de anılarınız bile vardır onunla. Biz daha yeni biriktirmeye başladık anılarımızı onunla. Ona şiir yazdım, derken kendisinden dergi için yazı isteme cesareti gösterdim, Ahmet ağabey vasıtasıyla telefon görüşmesi yaptık...Burası dünya, bir küçük ülke. Kim bilir daha nasıl anılar biriktiririz.
Attila ağabey Trabzon doğumlu. Türkiyeli, dünyalı...Bir aydın, entelektüel, siyası duruşu olan biri, onurgalı bir duruşa sahip gazeteci, yazar, şair...Aslında daha fazlası... Anlatmak zor onu. Türkçemin darlığına verin ne olur.
Ahmet ağabey ilk kitap dosyasını Atilla ağabeye sunmuş. Dostluklarının başlangıcı olmuş sanırım bu olay. Aklımda doğru kaldıysa Ahmet ağabey kitap dosyasını ona verince ne diyecek, ne anlatacak diye bir hayli heyecan da yaşamış. Ahmet ağabeyin bu anlatımı çok etkilemişti beni.
Sevinçliyim! Neden biliyor musunuz? Ben Attila ağabeyi, biliyordum, okuyordum, takip ediyordum..Ama şimdi o da beni biliyor. Caymayacağına inandığım bir müjde oldu bu olay benim için. Gönderdiği üç kitap dün elime geçti. Bayramlık alınmış bir köy çocuğu gibi hissettim kendimi. Yüreğim, gözlerim bulutlandı. Dedim katlanılır şu dünyaya. Hele bu insan kıtlığında tek tük de olsa ve Ahmet ağabey, Attila ağabey gibi insanlar varsa.
Attila ağabeyin Acının Külrengi kitabı iki tane oldu bende. Biri imzalı. Yıllar önce edindiğim diğerini bir arkadaşıma armağan etmeye karar verdim.. Sizin için de kitaptan bir şiir paylaşıyorum:
GİDERAYAK
Umudu öldürüyorlar yavrum
baharda kuşları
balaban düşleri öldürüyorlar
yalansız gülüşleri
balözü öpüşleri öldürüyorlar.
En güzel şeyleri öldürüyorlar yavrum
kitapları ve çocukları öldürüyorlar
bal veren arıları
hamarat karıncaları öldürüyorlar
ışıyan şafağı
gülen düşünceyi
anaç türküleri öldürüyorlar.
Bak işte
geliyorlar
söndürmeye ışığını dünyamızın
güneşini doğanın.
Şimdi namluda karanfil neye yarar
duvarda afiş neye yarar
defterde şiir neye yarar?
Gidiyorum
akşam eve dönmeyebilirim
sana yalnız karanfili
ve bu şiiri bırakarak
ölebilirim.
Gidiyorum
babasız büyümeye hazır ol
hazır ol yavrum.
Ankara, 24 Mart 1978
(Görsel: Attilla Aşut-Alâettin Bahçekapılı-1965, Trabzon)
Sesiyle ve Kalemiyle “Biz Birlikte Güzeliz” Diyen Bir Gönül Mimarı: Basri Erdoğan
Ahmet Bilgehan Arıkan 22/07/2026 0
Modern dünyanın insanı sadece kendi bencil hırslarına, bireysel başarı illüzyonlarına ve yalnızlığına mahkûm eden o hoyrat gürültüsünün ortasında; edebiyatı paylaşarak büyüteceğine inanan, kendi eserlerinden önce dostlarının kelamını ön plana koyan kavi ruhlar vardır.
Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda bu hafta; edebiyat dünyasında “Düşünce Sesleri” mahlasıyla tanınan, 2018 yılında başladığı yazım serüvenini kavi bir seslendirme zanaatıyla taçlandıran; yayımladığı şiir kitaplarının yanı sıra kurduğu ortak platformlar, sesli antolojiler ve yurdun dört bir yanında düzenlediği kültür buluşmalarıyla gönülleri birleştiren Değerli Müellif, Şair ve Seslendirmen Basri Erdoğan ile kalbi bir hasbıhal gerçekleştirdik.
Sesiyle şiire can veren, sâfi dostlukları edebiyatın en büyük kazancı sayan yazarımızın o adaletli ve paylaşımcı terazisini Satır Arası farkıyla aralıyoruz.
Basri Bey, Satır Arası’na, bu hasbi gönül masamıza safalar getirdiniz. Sizi sadece şiirlerini seslendiren yetenekli bir yorumcu olarak değil; “Biz birlikte güzeliz” diyerek kelamın, sesin, vefanın ve zanaatın namusunu kuşanmış kavi bir gönül mimarı olarak burada ağırlamak bizim tezgâhımız için büyük bir şereftir.
Röportajımıza sizi, o bireysel başarıyı reddedip ortak üretim ahlâkını başköşeye koyan dürüst ömür çizginizi tanıyarak başlayıp soralım: Basri Erdoğan (Düşünce Sesleri) kimdir? Bir okur veya sizin sesinizle buluşan bir dimağ, satırlarınızın arasında nasıl bir birleştirici güçle karşılaşmalıdır?
Ben, Düşünce Sesleri mahlasıyla gönüllere dokunmaya çalışan Basri Erdoğan’ım. Kendimi hiçbir zaman sadece şair ya da seslendirmen olarak görmedim. Benim için edebiyat; insanları aynı gönül sofrasında buluşturabilmektir. Yazdığım her satırda, okuduğum her şiirde ve hayata geçirdiğim her projede birleştirici olmayı amaçladım. Çünkü ben inanıyorum ki, gerçekten biz birlikte güzeliz.
Edebiyat yolculuğunuz 2018 yılında katıldığınız bir şiir dinletisinde, kısa denemeler ve şiirler kaleme alarak başlamış. Yazdıkça kendinizi tanıma ve kelimelerle kurduğunuz bağın her geçen gün daha da güçlendiğini hissetme serüveniniz, sînenizde nasıl bir içsel uyanış başlattı?
2018 yılında attığım o ilk adım, aslında kendimi keşfettiğim yolculuğun başlangıcıydı. Yazdıkça yalnızca şiir yazmadım; sabretmeyi, dinlemeyi ve insanın kendi içine yolculuk yapmasını öğrendim. Kelimeler zamanla benim en güçlü dostum oldu.
2020’li yıllarda gıptayla takip ettiğiniz ustaların izinden giderek başladığınız şiir seslendirmeleri kısa sürede büyük ilgi görmüş. Şiiri sadece kâğıt üzerinde sessiz birer harf yığını olmaktan kurtarıp, ona kendi nefesinizle ve sesinizle kavi birer ruh üfleme zanaatının omuzlarınıza yüklediği o tatlı mesuliyeti bize anlatır mısınız?
Şiir sadece okunmaz, hissedilir. Ben de her seslendirmemde bir şiire yeniden can vermeye çalışıyorum. Sesime emanet edilen her mısra büyük bir sorumluluk taşıyor. Eğer bir insan dinlediğinde yüreğine dokunabiliyorsam, benim için en büyük ödül budur.
2023 yılında ilk şiir kitabınızı yayımladıktan sonra kurduğunuz o kavi birlikteliklerle ülkenin farklı şehirlerinde edebiyat etkinlikleri düzenlediniz ve ortak eserler verdiniz. Sizin için en büyük kazancın “birlikte üretebilme kültürü” olduğunu fısıldamanız, bencil çağın o “herkes tek başına yarışmalı” diyen popüler yalanlarına karşı nasıl bir asil başkaldırıdır?
Çünkü başarı tek başına güzel değildir. Gerçek başarı, başkalarının da elinden tutabiliyorsanız anlam kazanır. Hayatım boyunca yarışmaktan çok paylaşmayı tercih ettim. Birlikte üreten insanların ortaya koyduğu eserlerin daha kalıcı olduğuna inanıyorum.
Türkiye’de bir ilk olarak hayata geçirdiğiniz “Sesli Antoloji” projeniz, şiirlerin sadece okunmasını değil, sesleriyle de yaşamasını hedefliyor. Bu öncü projenizde ve diğer kitap çalışmalarınızda kendi eserlerinizden ziyade dostlarınızın eserlerini ön plana çıkarmayı tercih etmenizdeki o dervişane edebiyat ahlâkını neye borçlusunuz?
Şiirin yalnızca sayfalarda kalmasını istemedim. Onun sesi de olsun istedim. Bu düşünceyle Türkiye’de ilk kez Sesli Antoloji projesini hayata geçirdik. Kendi eserlerimden önce dostlarımın eserlerine yer vermem ise tamamen gönül meselesidir. Bir kişinin değil, herkesin sesi duyulsun istedim.
Kurulmasına öncülük ettiğiniz edebi platformları hiçbir zaman kişisel birer oluşum olarak görmeyip, sizinle yol yürüyen tüm dostlarınızı kurucu kadroya dahil ederek büyütmüşsünüz. Ortak bir emekle neşredilen kolektif antolojiler ve gerçek yaşam hikâyelerinden süzülen derleme eserler, ocağımızın o sâfi paylaşım terazisinde nasıl bir yer tutuyor?
Şiir Sofrası benim değil, hepimizin evidir. Burada makam yok, gönül var. Kurucu arkadaşlarımızla birlikte bu platformu ortak emekle büyüttük. Çıkan her kitap, düzenlenen her etkinlik ve kurulan her dostluk bizim en büyük kazancımızdır.
Bugüne kadar kaleme aldığınız ve en çok ilgi gören şiirlerinizi bir araya getirdiğiniz, kendi adınızı taşıyan o özel şiir serinizin üçüncü eseri okurla buluştu. Kendi içinizdeki o “Düşünce Sesleri”ni harflerin sıhhatiyle süzüp okurlara ulaştırırken, mısralarınızın o yıllar içinde olgunlaşan edebi ve felsefi demlerini nasıl mizanpajladınız?
İlk zamanlarda daha çok duygularımı yazıyordum. Bugün ise yaşanmışlıklarımı, insanı, sevgiyi, ayrılığı, umudu ve maneviyatı daha derin anlatmaya çalışıyorum. Her kitap aslında benim hayatımdan geçen bir dönemin aynasıdır.
Son olarak; “Edebiyat ancak paylaşınca büyür, gönüller ise ancak birlikte güzelleşir” diyerek bizden sonraki nesillere sarsılmaz bir birlik mirası bırakmayı hedefleyen kavi bir usta olarak; Satır Arası masamızdan, sektör sınırı olmaksızın hayata omuz omuza, sâfi bir inançla ve sevgiyle ortak bir iz bırakmaya niyet etmiş tüm dimağlara bırakacağınız o nihai “Sonrası Bahar” mesajınız ne olur?
Hayat çok kısa. Geriye bıraktığımız makamlar değil, gönüllerde bıraktığımız izler kalıyor. Gelin birbirimizi ötekileştirmeden üretelim, paylaşalım ve birbirimizin başarısıyla mutlu olalım. Eğer bizden sonraki nesiller “Birlikte üretmek güzeldir.” diyorsa, en büyük eserimizi bırakmış olacağız. Çünkü ben hâlâ aynı cümleyi yürekten söylüyorum:
“Biz birlikte güzeliz.”
Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda; kalemiyle kâğıda döktüğü mısraları sesiyle ve nefesiyle harlayan, kurduğu edebiyat köprüleriyle “Biz birlikte güzeliz” düsturunu tüm yurda yayan Değerli Şair, Seslendirmen ve Kültür İnsanı Basri Erdoğan’ın o kavi ömür mizanpajını terazimizde pürüzsüzce süzdük. Anladık ki; şiirde, seslendirmede, kolektif projelerde, edebiyat sofralarında, dostlukta ve her çetin insani imtihanda niyet sâfi, emek hakiki ve teslimiyet tam olunca… Sonrası Bahar.
İlginizi Çekebilir