A. Bahçekapılı'nın seçtikleri-9
GÜNDEMBasından ya da sosyal medyadan daha geniş kitlelere ulaşmasını amaçladığımız yazılardan seçtiklerimiz: -Prof. Dr. OSMAN MÜFTÜOĞLU yazısı: Demirel'in öğütleri... -FATİH ALTAYLI yazısı: Tutuklanan Cem Küçük hk. -HAKAN DİKMEN yazısı: Gazeteciliğin “Gölge” Savaşçıları ve Pasta Kavgaları -KEMAL ÇUMAN yazısı: Bir şehrin hafızasını koruyan adam: Mimar Bekir Gerçek -YAŞAR GELER yazısı: Bir Parti İşte Böyle Bitirilir
Prof. Dr. Osman Müftüoğlu, Süleyman Demirel’in öğütlerini toplamış.
İşte o çok güzel öğütler:
1-Hiçbir suyun derinliğini iki ayağınızla birden yoklamayın.
2- Kederde de mutlulukta da “Bu da geçer” demeyi unutmayın.
3- “Daha fazla daha iyidir” diye kendinizi kandırmayın.
4- “Her gecenin sabahı olduğunu” daima hatırlayın!
5- Hayat maçını kaybettiren golleri en çok “Kendinizi en güçlü hissettiğiniz anlarda” yiyebileciğini aklınızdan çıkarmayın.
6- Konuşmaya başlamadan önce şu
4 cümleyi anımsayın:
*Söylediklerimin gereği var mı?
*Anlattıklarım iyilik ve şefkat içeriyor mu?
*Söylediklerim birini incitiyor mu?
*Söz ettiklerim sessizliği bozacak kadar
değerli mi?
7- Huzurlu bir yaşam için dinleten değil dinleyen, yargılayan değil anlayan, eleştiren değil hoş gören, kavga eden değil affeden olun.
8- Hakiki dost iyi günde davetle, kötü günde kendiliğinden gelir.
9- Yıllarınızı nasıl geçirdiğiniz, o yılların içine
ne kadar çok hatırlanabilir ve güzel an ve anı sığdırdığınız, sizin kaç yıl yaşadığınızdan
çok daha önemli ayrıntılardır.
10- Kaybettiklerinin bazen kazancın da olabileceğini unutma.
11- Mutluluk, küçük şeyleri büyük fırsatlara çevirenilme becerisidir.
12- Sabır öfkeden, nezaket nefretten iyidir.
13- Basit ve anlaşılabilir ifade edemiyorsanız yeteri kadar anlamamışsınız demektir.
14- Her tohum kendi toprağında yeşerir, tohum çiçeğini, çiçek meyvesini göremez.
15- Geçmiş pişmanlık, gelecek endişedir.
Huzur ise sadece şu anda ve bugündedir....
ALLAH rahmet eylesin...
Fatih Altaylı: Tutuklanan Cem Küçük hk."Ben gözaltına alındığım zaman 'Gazeteci müsveddesi gözaltına alındı' diye yazmış. Ben tutuklandığım zaman 'Müsvedde tutuklandı' demiş.
Emin olun, o gün de umursamamıştım, bugün de umurumda değil.
Ama şimdi okurlar diyor ki, 'Sen bir şey yazmayacak mısın, bir şey demeyecek misin?'
Demeyeceğim. Denmesi gerekeni, Bosna Savaşı sırasında Bosna’ya gittiğim zaman tanıştığım Aliya İzzetbegoviç yıllar önce söylemişti;
'Savaş ölünce değil, düşmanına benzeyince kaybedilir' yani ahlaki olarak onun gibi olunca.
Sakın yanlış anlamayın, ne Küçük’ü ne de onun gibi önce FETÖ’cülere sonra kimden nemalandılarsa onlara yalvar yakar olup beni ve benim gibi birkaç gazeteciyi içeri attırmak için uğraşan bir avuç zavallıyı düşmanım olarak gördüm.
Hissettiğim şey düşmanlık değil farklı bir duyguydu. Belki iğrenme, belki tiksinme. Evinizde çıkan hamamböceğine karşı duyduğunuz gibi bir his.
Siz bir hamamböceğine düşmanlık besler misiniz? Sadece olmaması gereken bir yerde olduğu için rahatsız olursunuz.
Onlar da olmamaları gereken bir yerdeydiler. Ortalıkta 'gazeteciyiz' diye dolaşıyorlardı ama gazeteci değildiler.
Her ne pahasına olursa olsun zengin olmak, özendikleri bir yaşama kavuşmak, kapısından bile geçemeyecekleri bir çevreye girebilmek için büründükleri kisve idi gazetecilik.
Bu amaçlarına ulaşmak için gazeteciliği kullanarak herkesle işbirliği yapar, her yana döner, her şeye razı gelebilirlerdi.
Tüm bunları da yaptılar zaten.
Bizler zaten duyuyor, biliyorduk ama artık sizler de biliyorsunuz, pislik ortalığa döküldü. O kadar pespayeleşmişler ki, mobilyacıya borcunu ödememek için kendi halinde bir esnafı köşelerinden FETÖ’cülükle suçlamaya bile tenezzül etmişler.
Bunu yapanların geçmişte FETÖ borsası kurmadıklarına kim inanır, kurmalarına kim şaşırır?
Tehditle, şantajla, henüz ortalığa çıkmayan ve inşallah çıkacak olan, kim bilir neler yapmışlardır. Ben bunları mı muhatap alıp 'Asıl gazeteci müsveddesi bunlar' diyerek kendilerini onurlandırayım.
Gazeteci değiller ki, müsveddesi olsunlar.
Ahmet Hakan Coşkun da bir yazı yazmış ve Küçük’ü bir zincirin son halkası ilan etmiş. Veyis Ateş, Mehmet Akif Ersoy, ROK zincirinin son halkası. Hiç zannetmiyorum.
İktidar medyasında da sadece ideolojisinden, inandığı değerlerden dolayı orada olan, yazan çizen, edepli, namuslu insanlar da az değil, tahmin ediyor hatta biliyoruz.
Ama zinciri dört halka ile sınırlamak biraz safdillik ya da zinciri az zarar vereceği bir yerden koparmak anlamına geliyor ki, durum hiç öyle değil.
Bu tutuklamalar ve yargılamalar için pek çok kişi 'İktidar içindeki güç odaklarının hesaplaşması' diyor.
Olabilir, muhtemelen öyledir de. Hep öyle olmamış mıdır zaten? Gazeteciler onca belgeye bilgiye nasıl ulaşır ki?
Hep bir iç çekişmenin sonucu değil midir rezaletlerin ortaya çıkması? Yıllardır her skandal böyle patlamamış mıdır?
Ama sonuç iyidir. Memnuniyet vericidir. Temizlik temizliktir. Yapanın da eline sağlık denir.
Biz gazetecilere düşen ise onlar gibi olmamaktır. Bir gün Timur Soykan bana 'gazeteci müsveddesi' derse gerçekten üzülürüm.
Cem Küçük veya benzerleri demiş, umurumda olmaz.
Bilmem anlatabildim mi?"
(Bahçekapılı'nın notu: Altaylı'nın yazısını Ataşehir özelinde ben yazmaya kalksaydım, böyle yazardım)
Kaynak: Frekans/3Ağustos2026
Hakan Dikmen yazdı…Gazeteciliğin “Gölge” Savaşçıları ve Pasta Kavgaları
Gördüğümüz kadarıyla uzun zamandır bu şehirde gazetecilik anlayışı ciddi bir erozyona uğramış durumda. Birileri, kendi kafalarına göre tasarladıkları kurallarla ve olmayan kanunların gölgesine sığınarak akla hayale gelmeyecek yorumlar yapıyor. Kendilerini “aslolan benim” imajıyla etiketlemeye çalışan bu zihniyet; kendisinden ve kendi görüşünden olmayanları kötülemeyi, hatta aşağılamayı meslek edinmiş durumda.
Bu ayrıştırıcı anlayışın ilk adımı olan gruplaşmalar; dernek, birlik ya da cemiyet adı altındaki bölücü hareketler ne yazık ki kamu imkânlarıyla da destekleniyor. İşin acı tarafı, basının evrensel ilkelerini ve gerçek basın mensuplarını kapsayan, onları destekleyen tek bir sağlıklı adım dahi atılmıyor.
Kendi derneklerinden olmayanların arkadaşlıklarının dahi yapmacık ve sahteleştiği bir ortamda; “gazeteci”, “hakiki gazeteci” veya “en hakiki gazeteci” kavramları ayyuka çıkmış vaziyette. Neredeyse insanlara öz mü üvey mi olduklarını belirten nüfus kâğıtlarının dağıtıldığı bu düzen, birilerinin “pasta paylaşımı” konusundaki kaygılarına haklılık payı çıkarıp ekmeklerine yağ sürüyor.
Halk arasındaki tabiriyle “dünyanın eşek zamanında”, yan mahalleden dahi haberi olmayan insanların arasından sıyrılıp kendisini bu ulvi görevin neferi sayan ve bunu layıkıyla yapmaya çalışanlarımızın sayısı, ne yazık mevcuttur ki tek bir elin parmaklarını geçmiyor.
Öte yandan, teknolojinin ve güncellenen dünyanın hızına ayak uydurmak konusundaki sıkıntılarımız ortada. Yapay zekâ gibi bir nimetin varlığı sayesinde elinde akıllı telefonu olan her vatandaşın adeta birer gazeteciye dönüştüğü, olayın boyutunun anında sosyal medyaya yansıdığı günümüzde; bu işten haksız nemalananların ve “pabucumuz dama atılacak” diye korkanların telaşına hak vermemek elde değil! Zaten işini doğru düzgün yapamayan ama adı bu meslekle anılanların korkusu tam da bundan kaynaklanıyor.
Kutsal sayılan bu mesleği; insanları ve hatta kamu düzenini tehdit, şantaj ve şahsi çıkar aracı olarak gören zihniyetlerin, Erzurum gibi gelişmekte olan bir şehirde nasıl baş tacı edildiğini endişe ve üzüntüyle izliyoruz. Bu haklı üzüntümüze şahitlik edecek pek çok adli vaka, kayıt ve yaşanmış tecrübe de elimizde mevcuttur.
Bu yaranın her gün ivedilikle kaşınması, kabuk bağlamasına izin verilmemesi ve birilerinin tekerine çomak sokulmaması adına kurulan bu sözde derneklerin kamu eliyle yaşatıldığını açıkça belirtmiştik. Ancak bu tür adımların, işin okulu sayılan kurumlarda da kabul görmesi ve akademik unvan taşıyan bazı isimler tarafından kendi bakış açıları doğrultusunda korunması bizler için ayrı bir hayal kırıklığıdır.
Daha birkaç gün önce Ankara’da düzenlenen bir iletişim sempozyumundaki fotoğraf; o fotoğrafta yer alan dekan hocamızın uzun süredir yürüttüğü ayrıştırıcı yaklaşım ve sonrasında yaşananlar, konuya dair tespitlerimizin ne kadar doğru olduğunu bir kez daha ispatlamıştır.
Son aylarda şehrimizde yaşanan, özellikle bazı kamu kurumları ile bazı akademisyenlerin çanak tuttuğu bu ayrımcılık adımlarının varacağı noktayı esefle takip ediyoruz. Gazeteciliği kendi dar pencerelerine göre tanımlayan bu kariyer sahiplerinin dahi kendi aralarında ayrılığa düştüğü bir ortamda; sahada bilfiil emek verenlerin yok sayılmasına, görmezden gelinmesine karşı verilen bu savaşa akıl erdirmek mümkün değildir.
Bu güzide mesleği birilerinin “değnekçiliği” olarak yapanların dümeninde olduğu bu gemi daha ne kadar su üstünde kalır bilinmez… Ancak bildiğimiz tek bir şey var: Yaşanan bu kayıkçı kavgaları, tamamen pasta dağılımındaki pay kapma yarışından ibarettir.
Yoksa bu işi gerçekten mesleği, onuru ve görevi olarak yapanların rotasında en ufak bir sapma dahi yoktur!
Kaynak: KuzeyDoğuAnadolu gazetesi/02-08-2026
KEMAL ÇUMAN yazısı: BİR ŞEHRİN HAFIZASINI KORUYAN ADAM: MİMAR BEKİR GERÇEK…"BİR ÖMRÜN TANIKLARI – Unutulan Hayatlar, Sessiz Çığlıklar" adlı kitap çalışmam artık son aşamaya yaklaşıyor. Bu yolculukta her söyleşi, yalnızca bir insanın hayat hikâyesini değil; aynı zamanda bir şehrin vicdanını, hafızasını ve geleceğe bırakılan izlerini de kayıt altına alıyor. Bugünkü konuğum; ömrünü Trabzon'a, tarihine, kültürüne ve kimliğine adamış değerli büyüğüm Mimar Bekir Gerçek oldu. Trabzon Meydan'daki mütevazı çalışma ofisinde saatler süren unutulmaz bir sohbet gerçekleştirdik. Ortahisar'da bahçeli bir evde başlayan çocukluk yılları… Tarihe ve müziğe duyduğu derin ilgi… İlkokuldan üniversiteye uzanan hayat yolculuğunda biriktirdiği unutulmaz anılar… Ardından Karadeniz Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi'nden mezuniyet ve tam 26 yıl boyunca Trabzon Mimarlar Odası Başkanlığı görevini yürütürken verdiği onurlu mücadele… Ancak bu, sadece bir mimarın meslek hikâyesi değil… Bu; bir şehrin sessizce yok oluşuna karşı yükselen vicdanın hikâyesidir. Trabzon'un denizle olan bağını koparan sahil yollarına karşı verdiği mücadele… Tanjant Yolu ve Kanuni Bulvarı'nın, Trabzon'un nefesi olan Boztepe'de açtığı derin yaralar… Birer birer yok edilen tarihi yapılar, surlar, camiler, çeşmeler ve geçmişin izleri…
Yıllarca kaleme aldığı makalelerle, yaptığı bilimsel uyarılarla ve ortaya koyduğu projelerle Trabzon'un tarihi ve kültürel dokusunu korumaya çalışan bir aydının sessiz ama kararlı direnişi… Saatler süren sohbetimiz boyunca eski Trabzon'u konuştuk. Taş sokaklarını, bahçeli evlerini, denizle bütünleşen yaşamını, kaybolan değerlerini konuştuk. Ne yazık ki; bilim insanlarının uyarıları dikkate alınmadan alınan kararların, bugün şehre nasıl ağır bedeller ödettiğini bir kez daha gördük. Çünkü şehirler yalnızca betonla değil; hafızalarıyla, kültürleriyle ve insanlarının ortak vicdanıyla yaşar. Yakında okuyucularımla buluşacak "BİR ÖMRÜN TANIKLARI – Unutulan Hayatlar, Sessiz Çığlıklar" adlı kitabımda, Mimar Bekir Gerçek'in yaşamından süzülen bu çok değerli tanıklıkları ve Trabzon'un dünü ile bugünü arasındaki çarpıcı değişimi tüm açıklığıyla bulacaksınız. Bu anlamlı sohbet ve yıllar boyunca şehrine gösterdiği örnek mücadele için değerli büyüğüm Bekir Gerçek'e en içten saygı ve şükranlarımı sunuyorum. Çünkü şehirler susabilir… Ama tanıkları konuşmaya devam eder…
29-07-2026
YAŞAR GELER yazısı: Bir Parti İşte Böyle Bitirilir
Teşekkürler Kılıçdaroğlu, teşekkürler Kılıçdaroğlu şürekası.
Vallahi tebrik etmek gerek sizleri.
Yüz yıldır Cumhuriyeti kuran ve koruyup kollayan bir parti ancak sizlerle yıkılır.
Yüz yıldır ülkenin yüzde yetmiş oyunu alan sağ cenahın yapamadığını bir yıl içerisinde başardınız ya helal olsun size.
Yani gerçekten tebrik ediyorum seni Kılıçdaroğlu. Adın gibi oy oranı yüzde kırklara ulaşmış bir partiyi çok kısa sürede kılıçtan geçirerek yüzde beşlere geriletebilmek her babayiğidin harcı değildir.
İnanıyorum ki bu tarih sizi kendi çöplüğünde görünmez bir yere gömecek ve adınız cumhuriyet tarihine bir kara leke olarak kaydedilecektir.
Cumhuriyetin temel taşı Gazi Mustafa Kemal’in ikinci eseri olan bir partiyi yıkmaya ant içmiş neferler olarak sahneye çıkıp ne güzel işler başardınız öyle.
Arındık diye övünüyorsunuz ya! Evet bence yüzde kırkı bulmuş bir halk kitlesi sizden arınmış oldu.
İktidarın siyaseten yok edemediği bir partiyi BUTLAN koduyla ve şürekanla birlikte el birliğiyle, yüzde kırklık kesimi tasfiyeye zorlayarak bir yıl bile sürmeden yok etme başarısını siyaset tarihi boyunca hiçbir yerde ne görmüş ne duymuştuk. Bize bir ilki yaşattığınız ve gerçek yüzünüzü göstermiş olduğunuz için de ayrıca teşekkür ederiz size.
Bu kirli oyunun ve emelin arka planında daha neler var acaba?
Bize daha hangi ilkleri yaşatacaksınız, merak ediyoruz?
Bunların tamamı kişisel bir egodan ibaret miydi?
Verilen bir görevin gereği miydi?
Yoksa arınma dediğiniz çevrenizdeki kişilerin paçalarını kurtarma operasyonu muydu?
Paralı askerlerle savaş kazanamayan ordular gibi paralı figüranlarla mı bu partiyi arındırıp iktidar yapacaksınız?
Bu soruların cevaplarını da sanırım siz siyaset sahnesinden silinip, siyaset tarihinin dehlizlerinde kaybolduktan sonra öğrenebileceğiz?
Çünkü anlaşılıyor ki bile isteye on üç yılda on üç seçim kaybedip bizleri güzel uyuttuğunuz içinde ayrıca size teşekkür ediyoruz. Gayet güzel rol yapma yeteneğiniz varmış ta haberimiz yokmuş.
Bu kadar rol yapma yeteneğine sahip insan bir aradayken figüran toplamanıza ne gerek vardı ki?
Anlaşılıyor ki zaten hepiniz birer figüranmışsınız. Bizlere yeni mesleğinizi ve kişisel özelliklerinizi de tanıtmış olduğunuz için ayrıca teşekkür ediyoruz.
İşte bitiş noktasına vardınız. İlgililerden ya da sorumlu olduğunuz taraflardan madalyalarınızı alabilirsiniz.
Yaşar GELER-27-08-2026
İlginizi Çekebilir