© BRT

Alaettin Bahçekapılı'nın Seçtikleri-5

Alâettin Bahçekapılı'nın sosyal medya paylaşımlarından seçtiği yazılar: -Şehit EREN BÜLBÜL'ün annesi AYŞE anne Maçkatv kanalımıza duygularını paylaştı -KADİR İNANIR'IN ARDINDAN.. -NOT DEFTERİM'DEN... SADUN TANJU -GÜLNAME GÜMÜŞ'ÜN YAZISI -ALİ MUSTAFA TOPUZ'UN YAZISI: BİR BAVUL KIYI

Şehit Eren Bülbül'ün annesi Ayşe anne Maçkatv kanalımıza duygularını paylaştı

  Yıllar geçiyi da, benim yüreğumdeki bu ateş hiç sönmüyi. Her gelen gün, her gelen bayram, her gelen Eren’un doğum günü bana bir kor gibi vuruyi. Acım ilk günkü gibi taze, hiç eksilmedi, aksine her gün daha da büyüyü.
​Eren’im daha çocuktu... Kapımızın önünde sarılıp kokladığım, 'Aç mısın oğlum?' diye arkasından koştuğum çocuktu. O gün o hainler onu benden aldılar. 15 yaşındaki bir çocuktan ne istediler? Tek suçu askerine, devletine yardım etmek, vatanını korumak istemesiydi. Benim oğlum her zaman gururlu bir çocuktu, dik dururdu. Şehit oldu, acısı ciğerimi yakıyi ama vatan sağ olsun demekten başka çaremiz yok.
​Şimdi herkes bana 'Ayşe Anne' deyi. Sağ olsunlar, bütün Türkiye gelip kapımı çalıyi, elimi öpüyi. Devletimiz, milletimiz bizi hiç yalnız bırakmadı. Ama ne yapsalar, bu kapıdan içeri Eren’imin o 'Anne' deyişi gibi bir ses girmiyi. Gözüm hep yollarda, sanki çıkıp gelecekmiş gibi...
​Bana en çok acı veren şey, Eren’imin hayallerini yaşayamamış olması. Yokluk içinde büyüttüm onu. Bir lastik ayakkabıyla, bir parça ekmekle büyüttüm. Tam yüzü gülecekti, tam büyüyecekti ki kopardılar onu benden.
​Buradan bütün Maçka’ya, bütün Türkiye’ye sesleniyom: Eren’imi unutmayın. Benim kuzumu unutmayın. O bu vatan için, bu topraklar için canını verdi. 'İyi ki varsın Eren' dediniz ya, o bana biraz teselli oluyi. Ama bir anne yüreği işte... Ne kadar zaman geçerse geçsin, Eren’imin yeri bende hep kanayan bir yara. Allah kimseye evlat acısı vermesin, hiçbir anneyi evladıyla sınamasın. Vatanımız, askerimiz, polisimiz sağ olsun. Eren’imin ruhu şad olsun..."
 #maçkatv #erenbülbül #iyikivarsıneren
 

 

KADİR İNANIR'IN ARDINDAN

Dervişoğlu'nun 'Solcu Abim' sözü... Unutulmaz Fatsa devrimcileri... Küçük ilçenin sol hafızası

Kadir İnanır'ın ardından en dikkat çekici açıklamalardan biri İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu'ndan geldi.

"O benim solcu ağabeyimdi" dedi.

Bugünün sert siyasi ikliminde bu cümle birçok kişiyi şaşırttı. Oysa Fatsa'yı bilenler için bu sözün ayrı bir anlamı vardı. Çünkü Kadir İnanır'ın büyüdüğü coğrafya yalnızca büyük sanatçılar değil, Türkiye sol tarihinin en fedakar, en ağır bedeller ödeyen kuşaklarından birini yetiştirdi.

Fatsa denince bugün akla ilk gelen isim Terzi Fikri... Oysa bu hikaye ondan çok daha önce başladı. 1960'lı yıllarda Türkiye İşçi Partisi'nin ilçede kurduğu örgütlenme, Karadeniz'in bu küçük ilçesini Türkiye solunun en canlı merkezlerinden biri haline getirdi. Fındık üreticilerinin sorunlarını konuşan, köy köy dolaşan, sendikalaşmayı anlatan, kitap okuyan, müzik-tiyatro gibi etkinlikler düzenleyen ve ülkenin değişebileceğine inanan gençler yetiştirildi.

İLK ÖNCÜLER

1968 kuşağın öncü isimlerinden biri Ziya Yılmaz'dı. Fatsa'da başlayan siyasal mücadelesini daha sonra THKP-C saflarında sürdürdü. Maltepe Askeri Cezaevi firarından sonra yeniden yeraltına geçti. 1972 yılında İstanbul'da yaralı olarak yakalandı ve uzun yıllar cezaevlerinde kaldı.

Onun yaşamı, yalnızca bir devrimcinin değil, Fatsa'nın nasıl bir siyasal okul haline geldiğinin de hikayesiydi.

O kuşağın içinde Ertan Saruhan vardı. Genç bir öğretmendi. Kültür kulüpleri kuruyor, gazete çıkarıyor, gençleri düşünmeye ve tartışmaya çağırıyordu. Devrimin, önce insanın zihninde başlaması gerektiğine inanıyordu.

30 Mart 1972'de Mahir Çayan ve arkadaşlarıyla birlikte Kızıldere'de öldürüldü.

Ahmet Atasoy, Fatsa'nın çocuklarından biriydi. İşçiydi. THKP-C saflarında mücadele etti. O da 30 Mart’ta Kızıldere'de yaşamını yitirdi. O çatışmada katledilen bir diğer devrimci Nihat Yılmaz idi...

Kızıldere, Fatsa için yalnızca bir çatışmanın adı olmadı, bir ilçenin en parlak gençlerinden üçünü toprağa verdiği büyük yas gününe dönüştü.

Fatsa'nın hikayesi Kızıldere'de bitmedi.

BELEDİYE BAŞKANI TERZİ FİKRİ

Yıl, 1979. Bu kez Terzi Fikri, yani Fikri Sönmez, bağımsız belediye başkanı seçildi. Halkın yönetime doğrudan katıldığı bir belediyecilik anlayışını hayata geçirmeye çalıştı. Mahalle komiteleri kurdu. "Çamura Son" gibi kampanyalar ile imeceyi yeniden canlandı.

Fatsa, yalnızca Karadeniz'in değil, bütün Türkiye'nin konuştuğu bir ilçe oldu. Bu yükselişin bedeli ağır oldu.

Fatsa Halkevi Başkanı Kemal Kara öldürüldü. Ardından 11 Temmuz 1980'de düzenlenen Nokta Operasyonu ile ilçe adeta kuşatma altına alındı. Yüzlerce kişi gözaltına alındı. Terzi Fikri tutuklandı, yıllarca cezaevinde kaldı ve 1985 yılında hapiste yaşamını yitirdi...

Fatsa'nın umut dolu günleri, yerini uzun bir sessizliğe bıraktı.

DAĞA ÇIKAN GENÇLER

12 Eylül 1980 askeri darbenin lideri Kenan Evren, “Biz gelmeseydik Fatsa gelecekti” sözüyle yalnızca Fatsa Belediyesi'ni dağıtmadı, bir kuşağı yok etti.

Kimileri cezaevlerine gönderildi, kimileri işkence gördü, kimileri sürgüne çıktı, kimileri ise yakalanmamak için Karadeniz'in dağlarına çekildi.

Mesela, Devrimci Yol'un Karadeniz sorumlularından Sedat Göçmen bu isimlerden biriydi. Darbe sonrasında yeraltında yaşamını sürdürdü, daha sonra yakalandı, uzun yıllar cezaevinde kaldı. Yıllar sonra kaleme aldığı anılarında, yalnızca kendi yaşamını değil, Fatsa kuşağının acılarını, umutlarını ve dayanışmasını anlattı…

Bunlardan biri Özgüç Tuncay, namı diğer "Kör Namık" idi. Fatsa'daki devrimci halk komitelerinde ve Karadeniz kırsalındaki direnişte sembolleşti. Fatsa'daki mücadele sürecinde katledildi…

AYNI DENİZİN ÇOCUKLARI

Aslında dağlara çıkanlar, cezaevlerine düşenler aynı kuşağın çocuklarıydı. Bir zamanlar halk toplantıları düzenleyen, fındık üreticilerinin hakkını savunan, imeceyle yol yapan, kültür derneklerinde kitap tartışan gençlerdi onlar…

12 Eylül, onların yalnızca özgürlüklerini değil, birlikte yaşama hayallerini de dağıttı.

Fatsa'nın meydanlarında başlayan hikaye, mahkeme salonlarına, cezaevlerine ve sürgün yollarına taşındı.

Aradan yarım asır geçti.

Bugün Fatsa denildiğinde akla yalnızca Terzi Fikri gelmiyor. Ziya Yılmaz geliyor, Ertan Saruhan geliyor, Ahmet Atasoy geliyor, Nihat Yılmaz geliyor, Kemal Kara geliyor, Sedat Göçmen geliyor...

Her biri farklı bir hayat yaşadı; ama aynı kuşağın hafızasında birleşti. Kimi toprağa düştü, kimi demir parmaklıklar ardında gençliğini bıraktı, kimi yıllar sonra anılarını yazarak konuşabildi.

Belki de Müsavat Dervişoğlu'nun Kadir İnanır için söylediği "O benim solcu ağabeyimdi" sözü tam da bu yüzden bu kadar anlamlıydı. Çünkü Fatsa'da insanlar önce aynı denizin çocuklarıydı. Sonra sağcı oldular, solcu oldular, ülkücü oldular, devrimci oldular…

Ama bir kuşağın acısı, çoğu zaman siyasetin önüne geçti. Kadir İnanır'ın ardından söylenen o tek cümle, Fatsa'nın yarım asırlık hafızasını yeniden hatırlattı:

Bazı insanlar yalnızca bir dönemi yaşamaz, yaşadıkları coğrafyanın vicdanı olurlar.

SİYASETtV-30Haziran2026

 

NOT DEFTERİM'DEN BİR ALINTI…SADUN TANJU

Gazeteci yazar SADUN TANJU (1924-2013), "Bazı Anlar" (Yalçın Yayınları, 1998) adlı anı kitabında, çok sevdiğim üslubuyla yaşamından ilginç kesitler sunmuş. Paylaşmaya devam ediyorum...
 
İsmet Paşa İstanbul'da olduğu zamanlar, Taşlık'taki, Maltepe'deki, Heybeli'deki evine giderdim. Bazen erken gider, öğle uykusundan kalkmasını beklerdim. Bir keresinde, Taşlık'taki evde, ben aşağıda salonda beklerken, oyalanayım diye, Meclis'te yapacağı konuşmanın el yazılı metnini göndermişti. Yukarı kattan inerken merdivenin ortasında durup "nasıl buldun?" diye sordu. "Çok iyi olmuş efendim" dedim ve kanepede yanıma otururken "sadece şunları anlamadım," diyerek metinde yan taraflara konulmuş işaretleri gösterdim. Bana bir badem ezmesi ikram ederken güldü. "Onlar..." dedi, "ben kürsüde konuşurken bana yapılacak harfendazlıklara karşı bir çeşit savunma. O noktalarda iktidar sıralarından bana saldırılar olacak, ben de cevaplarını vereceğim..."
Sonra bir süre susup, siyaset dersini tamamladı: 
"Siyasette sürprizle karşılaşmak olmaz. Daima hazırlıklı olmak lazım."
 
Yeşilhisar'da, Nevşehir'e doğru yoluna devam etmesin diye (Kayseri-Yeşilhisar yolunda, Yeşilhisar'a 32 km kala, İncesu'da), bir tabur askeri getirip İsmet Paşa'nın karşısına dikmişlerdi. Askere süngü de taktırmışlardı. Ne teatral bir sahneydi o Allah'ım! Barış zamanındayız, kendi vatanımızda bir şehirden diğerine gitmek istiyoruz ve sen İsmet Paşa'sın, Kurtuluş Savaşı kahramanı, devlet kurucusu, eski Başbakan ve Cumhurbaşkanı, Ana Muhalefet lideri; karşına "Yassah!" diye bir tabur asker diziyorlar!
Arabadan indi.
Kış günü. Hava açık ama, buz gibi. İnsanı kırbaçlayan bir rüzgâr esiyor. Paşa'nın sırtında palto. Önü açık. Boynunda yerlere kadar uzun kahverengi yün bir atkı. Hepsi rüzgârda uçuşuyor.
 
Biz hepimiz geride kaldık. O tek başına süngülü askerlerin üzerine doğru yürüyor. 
Sanki, Paul Muni'nin başrolünü oynadığı o ünlü "Suarez" filmindeki sahne çekiliyor. 
Taburun başında kızıl saçlı, babayiğit bir binbaşı var. 
Paşa, ona bir adım kadar yaklaşarak durdu.     
"Merhaba asker!"
Bir "Sağ ol!" çığlığı soluk mavi gökyüzüne yükseldi.
"Açılın geçeceğim!"
 
Sanki Musa, Kızıldeniz'i yarıyor.
Tabur kaynaşıp ikiye bölündü. Ortada dar ve uzun ve muntazam bir yol belirdi. 
Paşa, tek başına o dar geçitten öteye geçip geriye döndü. Biz arkada kalanlara siz de gelin demedi. Dese, kim bilir, asker kendisine verilen emri yerine getirecek, bir facia yaşanacak.
Geldi, otomobiline girip oturdu.
Beklemeye başladık. Bu arada, resmî görevliler, koşuşup duruyorlar. Ankara ile temastalar. Paşa'nın kafilesindeki milletvekilleri de, başta Turhan Feyzioğlu, bu rezalete son verilmesi için Ankara'dakileri sıkıştırıp duruyorlar.
 
Her hâlde, Paşa ile askerler arasında geçen olay, iktidar öfkelilerini bir nebze düşünmeye yöneltmiş olmalı ki, İçişleri Bakanlığından geçiş müsaadesi çıktı sonunda. 
Nevşehir'e vardık.,
Vakit akşam.
Galiba parti il başkanının eviydi. Sobalar yakılmış. İçerisi kalabalık. Paşa, pek bir şey yemeden "yatacağım" dedi.
Merdivenin karşısındaki odayı hazırlamışlar.
Yattıktan kısa bir süre sonra odaya girişimi, onun kaba bir çiçekli yorganın altında âdeta kaybolmuş, büzülmüş küçük vücudunu, çocuk gözlerle öylece bana bakışını, "Allah rahatlık versin Paşa'm" deyip yorganını sıkıştırışımı, ne kadar canlı görüyorum bu kadar yıl sonra...
 
(*) NOT DEFTERİMDEN'in notu :
 İnönü, askerî barikatların arasından geçerek bir kilometre kadar yürümüş, bir tepenin üzerinde dinlenerek tartışma ve görüşmelerin sonucunu beklemeye başlamıştır. Saat 10.10’da Kayseri Valisi Ahmet Kınık, Yurtiçi Komutanı Tuğgeneral Kemal Çakın ve Emniyet Genel Müdürü Cemal Göktan, İncesu’ya gelerek Yeşilhisar’a gitmelerine izin verilmeyeceğini tekrarlamıştır. Vali ile CHP milletvekilleri arasında belediye binasında yapılan toplantıdan da bir netice çıkmamıştır.
 
Öğleden sonra saat 14.00’te CHP İncesu İlçe Başkanı'nın evine giderek bir süre dinlenen İnönü, Yeşilhisar’a uğramaktan vazgeçerek ertesi günkü Meclis toplantısına yetişmek için Ürgüp üzerinden Ankara’ya dönmeye karar vermiştir. Saat 18.15’te İncesu’dan hareket eden İnönü, Ürgüp-Nevşehir-Niğde yolu ile Ankara’ya dönmüştür. Yaşanan olaylar sebebiyle İsmet İnönü’nün yolunu kesen askerî birliklere komuta eden Kurmay Binbaşı Selahattin Çetiner, Binbaşı Osman Özkoçak ve Kurmay Albay Kamil Savaş görevinden istifa etmiştir. İstifa eden subaylar tutuklanarak Ankara Askerî Cezaevine konulmuştur. 
 
KAYNAKÇA:
KAAN CEM GENİŞ, “Devlet Arşivi Belgelerinde Celal Bayar’ın Kayseri Olayları Davası Savunması”, 1 Mayıs Uluslararası Sosyal Politikalar ve Bilimsel Araştırmalar Kongresi (1 Mayıs 2019) Kongre Kitabı Özet&Tam Metinler, Editörler: Sehrana Kasımı-Dilrabo Abdazımova, Ankara, 2019,  s.72-94 / SÜLEYMAN KOCABAŞ, "27 Mayıs Darbesine Giden Yolda Yeşilhisar-Kayseri Olayları 17 Şubat-3 Nisan 1960", Kayseri, 2010/ MEHMET METİN, "Demokrat Parti Döneminde Kayseri Olayları", yayımlanmamış yüksek lisans tezi, Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı, Nevşehir, 2018.
 

GÜLNAME GÜMÜŞ'ÜN YAZISI…


 Annemle babam evlendikten bir süre sonra anneannemin, damadına şöyle bir serzenişi olmuş:
"Buna da 'iyi iyi' diyorduk, haçı koynundan çıktı!"
Tipik bir kayınvalide hoşnutsuzluğu muydu, bilemem ama Anadolu'nun bilge sözleri vardır; binlerce yılın özetini bir cümlede önünüze serer. 
Asıl haçı koynundan çıkan çocuk kimdi peki? Elbette taassubun insanı yok eden karanlığını aydınlatmayı ve yeni, ilerici, analitik, pozitivist bir gençlik yetiştirneyi aklına koymuş şair Tevfik Fikret'in oğlunun koynundan... Fikret "prototip çocuk" olarak seçtiği oğlu Haluk'a nasıl bir hayat yaşaması gerektiği konusunda şiirler yazmıştı. Bu nedenle çocuğu 14 yaşında İskoçya'ya okumaya yollamıştı. Fakat Haluk, yanlarında kaldığı aileden çok etkilenmiş olacak ki; dinini değiştirerek Hristiyan olmuştu. Sonra da Türkiye'ye hiç bir zaman dönmedi ve ABD'ye geçerek rahiplik mesleğini seçti. Oysa babası onu oraya mühendis olsun diye yollamıştı. Çok geçmeden Tevfik Fikret üzüntü ve hastalıktan bu dünyadan göçüp gitti. Öldüğünde oğlu yanında yoktu. 
 
Ne ironik değil mi? Hiç kimseye bu kadar bel bağlamamak, onun üzerinden hayaller kurmamak gerek. Çocuk mu yetiştiriyorsunuz? Beklentiniz sıfır olsun. Onların yaşadığı bu durum ise çok katmanlıydı.Tam da kültür dönüşümünün arifesinde bir baba ve oğul... Fikret'in penceresinden bakarsak, nerede hata yapmıştı? 
Öncelikle bir çocuk 14 yaşında çok ama çok farklı bir kültüre gönderilir mi? Haluk ne hissederek rahip oldu da vatanına faydalı bir mühendis olmayı reddetti? Hikayesinin sonunu bilmiyoruz. Çocuğu oldu mu misal?
Tevfik Fikret neyi göremedi de çocuğu bu kadar idealize etti? Onu olduğu gibi kabul etse olay değişir miydi?
Hayalinde yaşattığı ideal çocuğu bir de ünlü şiirlerine malzeme yapması çocukta ters psikoloji mi uyandırdı? Hani belli bir yaştan sonra çocuk babasına rakip olur ya, bu muydu acaba gerekçesi?
Ya da misyonerler çocuğun beynini mi yıkadı?
İyi ebeveyn nasıl olunur, görüşlerinizi paylaşırsanız sevinirim.
 
ALİ MUSTAFA TOPUZ'UN YAZISI : BİR BAVUL KIYI
 
 
 

BİR BAVUL "KIYI"...9,07,2026

Kitaplığımı yeni yerine taşırken ikinci balkona sığınmış dergilik bölümünü gözden geçirdim.

2007-2017 yıllarında V. dönem Kıyı dergisinin kitapçılara bıraktığım sayılardan artan 60 kadarı kitaplığımda dergiler bölümünde bir rafta öylecene duruyordu. O dönemin üzerinden neredeyse 9 yıl geçti. 

Kıyı dergisi 5 yıllık aradan sonra 2022'de yeniden 311. sayıdan itibaren üç ayda bir mevsimlik olarak çıkmaya başladı. Bu VI. Kıyı'da nöbet değişimi oldu. Argonotlar gemisinin küreklerine yeni gemiciler asılıyor artık.

Önceki 2007-2017 yılları arasında çıkan V. Kıyı'nın kaptanı Ahmet Özer'di. Ahmet abiyle 10 yıl Kıyı'yı edebiyat denizlerinde vira bismilah deyip yol aldırdık. Beşinci dönemdeki 65 sayılık birikim araştırmacılar ve Kıyı sevdalıları için şimdiden bir kaynak niteliğindedir.

Beşinci dönemde bizimle olan Fethi Yılmaz, Argonotlar gemisini 2022'den sonra Alaettin Bahçekapılı ve arkadaşlarıyla Trabzon kıyılarından açık denizlere doğru götürmeye çalışmaktadır. Bu VI. yolculukta son Argonotların ufku açık olsun.

* * *

Kitaplığı gözden geçirdikten sonra fazla Kıyıları bir bavula doldurup Maltepe'den Kadıköy'e doğru yola koyuldum. Bahariye'deki Kafkas Pasajı'nın girişinde yaz kış nöbet tutan Şişman Oli'den izin alıp dergileri Kamo Kitabevi'nde Kamer Yeteroğlu'na bıraktım.

Kitaplığımdaki fazla Kıyıların konukluğu sona erdi. Elbet bir meraklısının eline ulaşır onca uğraş, onca göz emeği...

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER