Bahçekapılı'nın Seçtikleri-3
KÜLTÜR
-Alper Akçam yazısı... Selam Olsun Tonguç Baba'nın anısına...
-Korkut Akın yazısı...Bizim hikâyemiz karanlıkta kalmasın…
-Maçka Dernekler Federasyonu Çevre Katliamlarına karşı uyarıyor!
SELAM OLSUN TONGUÇ BABA’NIN ANISINA…
Alper AKÇAM yazısı
Dünyanın arsız ve pervasız sömürgenlerinin, emperyalistler ve utanmaz uzantılarının herkesin gözünün içine baka baka mazlum insanların yurtlarını bombaladığı, yaşam hakkını yok saydığı, bunun bir uzantısı olarak, ülkemizde de adaletin, hukukun, insan haklarının, hayata saygının esamesinin bile okunmadığı, tüm itiraz ve eleştiri hakkının ortadan kaldırılmaya çalışıldığı bu günlerde, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin bir büyük devrimcisini, Köy Enstitüleri kurucusu İsmail Hakkı Tonguç’u, kavruk Anadolu ve Urumeli çocuklarının “Tonguç Baba”sını ölümünün 66. yılında saygı, sevgi ve minnetle anıyoruz…
“Elimden gelse, dünyanın bütün okullarının programlarına insanın insanı sömürmemesi adlı bir ders koyardım” demişti Tonguç Baba.
Tonguç’un düşünce ve eylem babası olduğu Köy Enstitüleri, Çanakkale savaşında omuz omuza vermiş yurtsever devrimci subaylarla Osmanlı yozlaşmasına ve ihanetine karşı konargöçer kandaş toplum geleneklerini kendi içinde yaşatmayı başarmış Anadolu ve Urumeli köylülüğünün bir sentezi olarak çıktı. Çanakkale Savaşı’nda Binbaşı rütbesi takmış, aynı savaşta Miralay rütbesine yükselmiş silah arkadaşı Mustafa Kemal tarafından 1935 yılında Maarif Vekaletine atanmış Saffet Arıkan’ın, ülkenin bir türlü çözülememiş eğitim sorunları için göreve getirdiği bir köylü çocuğuydu İsmail Hakkı Tonguç.
Eğitmen kurslarının ilk adımından başlayarak köyün devrimci gücünü çağdaş eğitimin özgürleşmeci ilkeleriyle buluşturan, eğitimi üretim içinde perçinleyip üretici gücünü çoğaltan, kültürler arası bir köprü kuran İsmail Hakkı Tonguç, Bir Eğitim Devrimcisi olmanın yanında, bir Toplumsal Değişim, sömürüye karşı bir insanca duruş ve geleceğe ışık tutan bir derlenişin, bir uyanışın öncüsüydü.
İsmail Hakkı Tonguç’un Cumhuriyet kurucu felsefesinin tanıdığı olanaklarla doksan yıl önce yaşama geçirdiği o büyük devrimci hareketin ne büyük bir deha ürünü olduğunu anlatabilecek kuramsal kitaplar onun yaşamdan ayrılmasından da ancak onlarca yıl sonra Türkçe’ye kazandırılabildi. Mihail Bahtin’in Avrupa ve Batı Asya Hıristiyan kültürleri içinde, Octavio Paz’ın Lâtin coğrafyasında araştırdıkları Rönesanslar temeli oluşturmuş Karnavalcı ve Fiestacı değişim gücünü, Brezilyalı eğitimci Paulo Freire’nin “Ezilenlerin Pedagojisi” yapıtında ele aldığı “Diyalojik” esaslı, “Umut” içerikli devrimci eğitim modelini, bu adlarını andıklarımızdan onlarca yıl önce göçebe gelenekli bir İslam coğrafyasındaki halk kültürü öğelerinde bulduğu devrimci özle yaşama geçirmeyi başarmış bir devrimciydi Tonguç. Anadolu ve Urumeli’nin 21 yöresinde kurulmuş ocaklarda yoksul köylü çocukları, her sabah okul bahçelerinde el ele tuttukları horonlarda ‘Sis Dağı’nın başında borana bak borana / Tonguç Baba’yı da istiyoruz horona” diyerek onu aralarına çağırırlardı.
Görevde kaldığı on bir yıl içinde kırık dökük jiplerle on binlerce kilometre yol kat etti. Öğretmen ve öğrencileri ile gece gündüz mektuplaşarak yürüttü mücadelesini. Yeri geldi, akan okul damı için bakanlığa yazı yazıp okulun kapısını kapatmış okul müdürlerinin gözü önünde kendisi dama çıkıp dam aktardı…
Okulsuz yoksul Ardahan köylüsü Dursun’un, köyünden kalkıp on dört kilometre yollar teperek, ahırları temizleyerek ve geceleyerek barınmayla bitirebildiği 23 Şubat İlkokulu şehir okulu sayılıp Cılavuz Köy Enstitüsü’ne kabul edilmeyince Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’e yazdığı mektubu “gözlerinden öpüp mücadelesini kutlayarak” yanıtlamış, Cılavuz’a kabulünü sağlamış bir yöneticiydi Tonguç. Onu en iyi anlayanlar, Dursun Akçamlar, çocuklarının adını “Işık”, “Sönmez”, Tonguç” koymuş Fakir Baykurtlar, Anadolu köyünün ilk işareti olmuş “Bizim Köycü” Makallar, Bolu Beylerinin kırmızı güllerden korkusunu yazmış Başaranlar, “Bu Yurdun Sesi”yle yücelmiş Garip Tatarlar, Kurtuluş Savaşı’nı destanlaştırmış Talip Apaydınlar olmuştu.
Anadolu Rönesansı adlı kitabımda Köy Enstitüleri mucizesinin ekonomik-politik arka planını ayrıntılarıyla açıklamaya çalıştım.
Tonguç’un öğrencileri Türkiye Öğretmenler Sendikası ile tüm çalışan kesimlere örnek bir mücadelenin önderi oldular, adlarını ansiklopedilere yazdırmış edebiyatçılar, sanat ve kültür insanları olarak tarihe geçtiler. UNESCO, onun kurduğu o devrimci ocakları bütün dünyaya “Örnek Eğitim Modeli” olarak önerdi. Bugün eğitimde başarılı olmuş tüm ülkelerin eğitim felsefelerinin temelinde Köy Enstitüleri’nde onlarca yıl önce yaşama geçmiş birçok ilke kullanılmaktadır. Köy Enstitüleri mucizesini gerçekleştirmiş Türkiye’de ise eğitimimiz bir ticaret malı olarak sömürü kaynağı olmuş, cemaat ve tarikatların bağnaz, belletmeci, genç kuşakların gözlerini bağlamaya çalışan anlayışına teslim edilmiş durumdadır.
Tonguç Baba da, öğrencileri de halk sevgilerinin, çalışkanlıklarının, yaratıcılıklarının bedelini yaşamları boyunca ödediler… Bugün de örneklerini gördüğümüz gibi, adaletsiz, vicdansız uygulamalarla ülkeyi Ortaçağ karanlığına götürmek isteyen mülk ve makam düşkünlerinin zalim, ikiyüzlü, çıkarcı politikacıların baskılarına uğradılar, yargılandılar, dışlanmaya çalışıldılar, zindanlara atıldılar, kurşunlandılar…
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu felsefesinden el ve esin almış Tonguç ve öğrencilerinin bu toprağa işledikleri özgürleşme ve örgütlenme gücü, bugün de emperyalist politikalara karşı, Türkiye’yi Orta Doğu bataklığına, Orta Çağ karanlığına sürüklemeye kalkan emperyalizme, ona kendi çıkarları için yardım ve yataklık yapanlara karşı verilen mücadelede de Anadolu ve Urumeli coğrafyasına ışık tutuyor. Her türlü haksızlığa, adaletsizliğe, her türlü zorbalığa karşı onurla, inatla direnişin bayraktarlığını yapıyor. “Kurtuluş Yok Tek Başına” diyor…
Selam olsun Tonguç Baba’nın, o büyük devrimcinin anısına, selam olsun baskıya, sömürüye ve zulme karşı direnenlere, selam olsun onuru, özgürlüğü ve insanlığı savunanlara…
Gününüz aydın olsun…
23 Haziran 2026, Alper Akçam-Sosyal medya paylaşımı…
Bizim hikâyemiz karanlıkta kalmasın…
Korkut AKIN yazısı
“Dünya ve ülkemiz edebiyatında nasıl bir boşluk gördün ki, yazıyorsun” diye sormuş Kemal Tahir, Hulki Aktunç’a… Aydın Kaşkal, yerelden evrensele uzanan bir “gerçeklik” için almış kalemi eline. Şebinkarahisar’dan, ülkenin her yerine, tarihin saklı kalmış hatıralarına bir pencere açmış.
“Saklı Kalan”, üç ayrı dinden ama aynı mahalleden üç arkadaşın birlikte büyüdükleri köyden ayrılacaklarında birbirlerini unutmamaları için diktikleri karadut ağacıyla örülmüş. “Camisiyle, kilisesiyle, sanatıyla, zanaatkârıyla, ortak kültürü yaratan bu toprakların insanları” karşısında “renkli yaşamı yok sayarak sadece kendi rengini dayatanlar”ın mücadelesi… Aslına bakarsanız, bu mücadelenin tarihi değil mi, bugüne kalan her şey; yazısı, resmi, oyunu… Kaşkal’ın, “Tanrının yazdığı kader yerine insanların yazdığı kader gelmişti” cümlesi ipucu veriyor okura.
Aydın Kaşkal, romanını kurgularken kronoloji gözetmemiş, yaşamın kendi akışına çomak sokmuş; çünkü birlikte oynanan horonlar, paylaşılan sofralar, söylenen türküler, insanlığı var eden vicdanlar sökülüp atılmıştı.
Sahi, hepimiz, herkes, “ah, nerede o eski günler, o eski komşuluklar, arkadaşlıklar” demiyor muyuz”, içimizi çekerek. Değişim yaşamın her anında, her alanında yaşanıyor. Teknoloji, ulaşım, iletişim araçları doğal olarak uzağı yakın edip de “asimilasyon” dediğimiz o tek tipleştirmeye karşı çıkamadığımızdan olsa gerek, birçok güzelliği, mutluluğu yok ettik.
Yazar, türküler ve öykülerle bağlamış birbirine bu savrulan üç arkadaşın son yüzyıla varan öyküsünü. Dilimize geldiğinde mırıldandığımız türkü sözlerinin aslını aktarıyor; dahası, kadim kültürün dilden dile, kuşaktan kuşağa aktarılan öykülerini de… Aydın Kaşkal’ın sürgün ve göç ile kültürlerarası imge dolaşımı romanın belirleyici özelliği. Üzerinde yaşadığımız topraklarda nelerin neden ve nasıl yaşandığını düşünmemiz için bir fırsat bu roman.
“Saklı Gölge” sizlere geliyor…
20 Haziran Cumartesi günü saat 16:00’da, Nostalji Kitap & Kahve’de, (Bilezikçi Sokak 29, Osmanbey) Pakrat Estukyan’ın sunumuyla Milan Kaşkal, Tuğra Köksal, Serence Köksal müzikleri ve Aydın Kaşkal’ın anlatımını kaçırmamak gerekir.
Saklı Gölge
Aydın Kaşkal, roman
Dipnot Yayınları, 2026, 136 s.
Bu yazının ilk yayımlandığı kaynak: www.sonhaber.ch-19 Haziran 2026
MAÇKA DERNEKLER FEDERASYONU ÇEVRE KATLİAMLARINA KARŞI UYARIYOR!
Bu güne kadar STK’lar olarak müteşebbislere duyduğumuz saygı nedeniyle daha temkinli bir dil kullandık. Ancak aynı saygının, doğaya, insana ve tüm canlılara da gösterilmesini bekledik.
Ne yazık ki bazı müteşebbislerin yalnızca kendi çıkarlarını gözeterek, doğal yaşam alanlarına ve çevreye gerekli hassasiyeti göstermedikleri görülmektedir.
Bu nedenle bizler de bugünden itibaren, doğanın tüm unsurlarını hiçe sayan bu anlayışa karşı daha net bir duruş sergileyeceğiz.
Maçka’nın vadileri, dereleri, ormanları ve yaylaları uzun süredir ağır bir çevresel baskı altında yaşam mücadelesi vermektedir.
Çatak, Yaylabaşı, Üçgedik, Ocaklı, Çeşmeler, Ormanüstü ve Sındıran köylerini çevreleyen bu eşsiz coğrafya, yalnızca bugünün değil gelecek nesillerin de ortak mirasıdır.
Bölgede halihazırda faaliyet gösteren veya faaliyet yapma planları olan taş ocaklarının çevre, tarım ve yaşam kalitesi üzerinde olumsuz etkileri olacağından, STK’lar olarak bunun karşısında olacağımızı kamuoyuna ilan ederiz.
Doğanın kendini yenileme gücünün de bir sınırı vardır. Ve bu sınırın çoktan aşıldığı kanaatindeyiz.
Temiz hava, temiz su ve sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı herkesin ortak hakkıdır.
Bugün ihtiyacımız olan şey ayrışmak değil, ortak geleceğimiz için bir araya gelmektir. Sessiz kalmak yerine sesimizi yükseltmeli, doğamıza sahip çıkmalı ve bölgemizin daha fazla yük kaldıramayacağını açıkça ifade etmeliyiz.
Derelerin, ormanların ve yaşam alanlarının hoyratça tahrip edilmesine; dinamitlerin kontrolsüz kullanımı ve tozla mücadele için gerekli önlemlerin alınmaması gibi ihmallere karşı, gerekli tedbirleri almadan faaliyetlerini sürdüren anlayışa karşı halkımızla birlikte yüksek sesle “HAYIR” diyeceğiz.
Çünkü kaybedilen bir ormanı geri getirmek yıllar alır; kirletilen bir dereyi eski haline döndürmek ise çoğu zaman mümkün değildir.
Maçka’nın vadileri, yaylaları ve köyleri hepimizin ortak emanetidir. Bu emaneti korumak hepimizin sorumluluğudur.
Bu mücadelede halkımızı, kamu yöneticilerimizi, yerel yönetimlerimizi, meslek odalarımızı, sivil toplum kuruluşlarımızı ve tüm derneklerimizi doğamıza sahip çıkmaya, ortak bir duruş sergilemeye ve bu haklı mücadeleye destek vermeye davet ediyoruz.
Maçka Dernekler Federasyonu
Yönetim Kurulu adına
Genel Başkan
Erkan Ataç