© BRT

Bahçekapılı'nın Seçtikleri...

Deneyimli Gazeteci, Yazar Alâettin Bahçekapılı'nın yazılı, sesli basında ya da sosyal medyada okuyup beğendiği yazıları, görselleri -daha geniş okuyucu kitlesine ulaştırmak umuduyla- bu başlık altında yeniden yayımlamaya başlıyoruz.

 

 

TAMER KÜÇÜK'ün yazısı,,,

 

“Ölüm bir eve girince, sağ kalanları da biraz öldürüyor…”

Galiba en çok bu yüzden sessiziz şimdi.

Şu kısa zaman içinde ne çok eksildik.

Bir gece ansızın Ahmet Şefik abimiz gitti…

Mahmut gitti.

Emin gitti.

Şimdi de Sinan abimiz…

İnsan bir süre sonra ölüm haberlerini almıyor da,

sanki kendi gençliğinden,

kendi mahallesinden,

kendi gülüşünden parçalar kaybediyor.

Oysa daha bölünecek ekmekler vardı.

İçilecek çaylar…

Ganita’da anlatılacak fıkralar…

Osman abinin kahkahası vardı daha.

Ben ne hikâyeler biriktirmiştim oysa;

“Bunu kesin anlatacağım” dediğim ne çok anı vardı.

Şimdi bazı cümleler yetim kaldı.

Özer abi bir daha

“Yaşa başkan, karikatürün başkanı sensin” diyemeyecek.

Neriman abla o çakır gözleriyle denize bakamayacak artık.

Yusuf Katipoğlu,

“Çay içelim mi karikatürcü?” diye seslenemeyecek.

Volkanım,

“Ne kadar çay içebileceğiz hemşerim?” diye gülümsemeyecek.

Bir insan ölünce sadece kendisi gitmiyor meğer…

Bir ses gidiyor,

bir hitap şekli,

bir bakış,

bir masa,

bir alışkanlık gidiyor.

Şehir aynı şehir kalıyor ama içindeki yankı eksiliyor.

Tiyatrodan Halil…

Mesut…

Sabri…

Birbirimizin omzuna basa basa yaş aldığımız insanlar.

İnsan dostlarının ölümüyle kendi içindeki bir odayı da kaybediyor.

Ve ayrılık…

Belki de ölümün bize bıraktığı en uzun cümledir.

Çünkü ölüm bir an sürüyor,

ama yokluğa alışmak ömür boyu.

İnsan bazen bir çayın buharında,

bazen boş kalan bir sandalyede,

bazen de tam gülecekken içine çöken sessizlikte anlıyor gidenleri.

“Ölüm hayata veda değil, sonsuzluğa açılan kapıdır” diyorlar.

Belki doğru…

Ama burada kalan için ölüm,

yarım kalan bir çayın buharıdır biraz da.

Bir daha tamamlanamayacak bir masadır.

Ne çok terk etmeye başladık birbirimizi.

Oysa daha birbirimize anlatacak hayatlarımız vardı.

Şimdi anlıyorum;

hikâyenin sonunda herkes gerçekten eşitleniyor.

Ve insan, en çok da söyleyemediği şeylerden pişman oluyor.

Bir gün yine aynı denizin kıyısında buluşur muyuz bilinmez…

Ama sizden kalan ses,

bir martı gibi dönüp dolaşıp içimize konuyor.

Ve bazı insanlar ölünce gitmiyor;

şehrin rüzgârına karışıyor. "

TAMER KÜÇÜK/ Sosyal medya hesabı-29-05-2026

 

ALİ ERCAN yazısı…

BİR İBRETLİK DERS...

Salona eli bağlı üç kişi getirildi,

sanık sırasına oturtuldular.

Mahkeme başkanı Saruhan Mebusu Mustafa Necati, sanıklardan

en yaşlısı olan, 

ihtiyar köylüye sordu.

- Baba Adın ne?

Dinleyicilerde bir ferahlama görüldü.

Demek bu ihtiyarın suçu ötekilerden daha hafifti. 

Bu yüzden ilk yargılanıyordu.

İhtiyar ayağa kalktı.

- Hüsnü

- Baba adı ?

- Ramazan

-Nerelisin ?

- İnebolu’nun Çatal bucağından.

- Baba, sen askerden kaçan oğlunu evinde saklamış, bir asker kaçağına yataklık etmişsin!

- Tövbe de Reis bey !

- Ben tövbe dedim, sen ne dersin ?

İhtiyar köylü başkanın üstelemesinden sıkılmıştı. 

Elini koynuna sokup yıpranmış, buruşuk iki tomar kağıt çıkardı, kürsüye doğru salladı.

- Reis Bey, Reis Bey!..

Şu kafa kağıtlarının içini okusan bana dediğinden utanırsın !.

- Neden ?

- Bu kağıtlar Balkan Harbin'de ve Çanakkale'de şehit düşen oğullarımın nüfus kağıtlarıdır.

İki arslanını millet için şehit veren baba, üçüncü oğlunu bu ölüm dirim savaşında bir kahbe gibi gizlemez Reis Bey!

Salonda çıt yoktu. 

Mahkeme üyeleri birbirlerinin yüzüne baktılar.

Şaşkındılar. İhtiyar birden yamalı mintanını yırttı. Çıplak, ak kıllı göğsü dışarı fırladı.

- Hele gel Reis Bey, yakın gel de, 

şu kalbura dönmüş 

göğsüme bak!

Bu gördüğün yaraları Makedonya'da Bulgar çeteleri ile döğüşürken aldım.

Sekiz yıl askerliğim var benim. Kurşun yarasına yara demem.

Şehit arslanlarımın yarasıdır bağrımı delen.

Benim oğlum askerden kaçsa bile ben saklamam. 

Bunu böyle bil!

Mustafa Necati Bey sıkıntısını gizleyemeyerek sordu:

- Peki baba. Oğlunu en son ne zaman, nerede gördün ?

- En son ilk kar düştüğünde gördüm. 

Aha şurada, Kastamonu askerlik şubesinin önünde. 

Ankara'ya selametlerken...

- Sonra hiç haber almadın mı?"

İhtiyar duraladı.

Bu soruyu beklemediği belliydi. Kuşkulu gözlerle dinleyicilerden yana baktı.

Orada birilerinden, birilerinin bir şeyler söylemesinden 

korkuyordu sanki.

Kararsızdı.

Bir süre sağına soluna baktı.

Sonra tükenmiş bir sesle başkana döndü:

- Diyecem diyecem, emme o itin ipini de ben çekecem!

Başkan gün görmüş geçirmiş bir tavırla sordu:

- Anlat bakalım baba!

- Askerin bazısı kandırılmış, başıbozuk olmuş dediler.

Askerden kaçanları ortalıkta görmüyorduk, 

emme kulağımıza geliyordu.

Kaçaklar yakalanırım korkusuna evine ocağına gelmezmiş.

Kimi dağa çıkıp eşkiyalık edermiş. Kimi de bir kıyıya siner mektup yazıp evden para istermiş.

Bir ay önce bana da bir mektup geldi. Muhtar getirdi.

Hah dedim, oğlan askerden kaçtı para ister.

Benim okumam yazmam yok.

Utancımdan kimseye okutamadım.

Muhtar her önüne gelene demiş bana mektup geldiğini.

Ele güne bakamaz oldum.

Dünyaya kahrettim 

eve kapandım.

İhtiyar eğildi, bağlı elleriyle yün çorabının arasından katlanmış bir kağıt çıkardı.

- Aha mektup bu !. Alın okuyun.

Nerdeyim diyorsa gidin yakalayın.

Asarken de ipini bana çektirin!

Mahkeme başkanı Mustafa Necati kağıdı açtı, okudu.

Birden yerinden fırladı, ağlayarak kürsüden indi. 

İhtiyarın önüne geldi.

Boğuk sesiyle hıçkırdı..

- Baba bizi bağışla. 

Küçük oğlun da İnönü'de şehit düşmüş. Sana gelen mektup askerlik şubesinin şehitlik ilmuhaberiymiş.

İhtiyar elini öpmek isteyen Mustafa Necati Bey'i durdurdu.

- VATAN SAĞ OLSUN!..

SİZ ASLANLARIM SAĞ OLUN!...

İhtiyar sessizce 

ağlamaya başladı.

Çıplak ak kıllı göğsü körük gibi inip kalkıyor, kırışık yanaklarından süzülen gözyaşları sakallarının içinde kayboluyordu.

Vatan hainliği suçlamasından kurtulduğuna mı ağlıyordu, son oğlunu da yitirdiğine mi?

Kimse anlayamadı...

Ey Atatürk ve Cumhuriyet düşmanları .. İşte bu vatan böyle kazanıldı, Cumhuriyet böyle kuruldu. 

Sizin gücünüz yetmez 

ATATÜRK'ÜN adını 

Bu milletin kalbinden 

silmeye 

Ne de kurduğu 

Türkiye 

Cumhuriyeti Devleti'ni 

yıkmaya. 

SİZİN İŞİNİZ DE ZOR BE..

Kurduğu fabrikaları satıyorsunuz,

ÖLMÜYOR..

Adını statlardan, havaalanlardan kaldırıyorsunuz,..

ÖLMÜYOR..

Resmini ders kitaplardan çıkarıyorsunuz,..

ÖLMÜYOR..

Zaferlerini kutlamayı yasaklıyorsunuz..

ÖLMÜYOR ..

Onu ÖLDÜREMEDİKÇE, 

siz ölüyosunuz kahrınızdan

yavaş yavaş..

Ah be Zübeyde Ana 

Nasıl Bir Evlat Doğurdun ki...

Heykelinden Bile korkuyorlar ...

Canlısını dünya yenemedi, ölüsünü 88 yıldır hainler yenemedi.

Atatürk'ü kalbimizden

silmeye gücünüz,

unutturmaya ömrünüz yetmez.

Her gün birinize..

Bir gün hepinize 

Atatürk'e

Saygı duymayı öğreteceğiz..........

Bu vesileyle bu cennet vatanımızı canlarını vererek bize bırakan başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere bütün şehitlerimizi, gazilerimizi minnetle ve şükran'la anıyoruz. 

mekanları cennet, ruhları şad olsun ...

 

Ali Ercan/Sosyal medya hesabı, 30.05.2026

 

GÜZİDE ÖNSEL UZUN’un yazısı…

2008’den 2020’ye kadar resmi olarak Cumhuriyet Halk Partisi’nin örgütünde tüm görevlerde bulunmuş bir insan olarak yaşadığımız günlerin korkunçluğu yaşama sevincimi milim milim yok ediyor. 

Silivri toplama kampında başta Cumhurbaşkanı adayımız Sayın Ekrem İmamoğlu olmak üzere yatanları unutturmak için bunlara gerek yok. Çünkü ne yapılırsa yapılsın unutulmaları mümkün değil. Çünkü onlar ABD’ye ve Trump’a rağmen devam edecekleri üzerine ölümüne sözleştiler.

Sayın Cumhurbaşkanı adayımız Ekrem İmamoğlu ve Sayın Genel Başkanımız Özgür Özel asla ve asla vazgeçmeyecektir.

Türkiye’de CHP’sinde 5 kadın il başkanından biri olmanın onuruna nail olmuş bir kadın partili olarak Sayın Kılıçdaroğlu ile uzun yıllar çalıştım. 2008’de emekli olup gelmiştim. Sayın Deniz Baykal’ın Genel Başkanlığının son dönemlerine yetiştim;  iyi ki de yetişmişim. Farkı fark  etmek açısından değerli deneyimlerdi bunlar. Kılıçdaroğlu’nun Genel Başkan seçildiği kurultayda konuşması sırasında Denizlerin posterleri kurultay salonunda yukarıdan aşağıya indirilirken akan gözyaşlarımız sel olmuştu. 

Sonrasında birçok olumsuzluk yaşarken sabır gösterip metanetli davranmak, Ekmelettin vakasında ,6’lı masa vakasında, 38 vekilin verilmesinde, mühürsüz oylar vakasında vs . Her seferinde sineye çekerek hazmetmeye hazmettirmeye çalışarak görevlerimizi yürütmeye çalıştık tüm örgütümüzle. 

Şimdilerde ben ve benim gibi dünyaya soldan bakmaya çalışanlar korkunç bir aldatılma duygusunu yaşamaktayız. İçişleri Bakanlığına dilekçe ile başvurmak. Kendi evimize polis baskınına sebep olmak, milyonların öfkesinin had safhaya ulaşmasını sağlayıp kendine “hain “ damgasını vurdurmak, yandaş kanallarda sabahlara kadar zırvalayanlardan övgüler duymak ve ilk ropörtajı o kanala vermek, onca şey yaşanmışken babaevindeki gaz ve plastik mermilerin izi duruyorken çikolata ikramı yapmak neyin nesidir? Nasıl bir kindir bu biz ne yaşıyoruz dedirtiyor insana. 

CHP’nin tüm büyüklerinin görmediği neyi gördün Sayın Kılıçdaroğlu? Türkiye’nin AKP ve MHP dışındaki tüm partilerinin, demokratik kitle örgütlerinin, sivil toplum örgütlerinin, sendikalarının, en saygıdeğer hukukçularının, devrimcilerinin görmediği neyi gördün?

Arınmak gerek derken örneğin Uşak Belediye Başkanının durumunu kaç dönem anlayamadınız mı, hırsızın sağı solu olmaz bunu hepimiz biliyoruz. Topuklu Efe’yi tanımanız çok mu zordu üstelik kendisine kurultay başkanlığı payesini vermiştiniz. Çöken bir davanın kurbanları Silivri toplama kampında yatarken, onların aileleri mahvolmuşken kendinize “hain” neden dedirtiniz?

Sayın Özgür Özel, Sayın Ekrem İmamoğlu sizin evladınız değil miydi?  Ortadoğu’nun kan gölüne döndürüldüğü zamanlardan geçerken partimiz bunları neden yaşasın?

Kurtuluşa giden yol elbette çok sarp ve dikenli birlik ve beraberliği yakaladığımız, halkta karşılığını bulduğumuz ve daha da güçleneceğimiz bir dönemde bize bunları neden yaşatıyorsunuz?

Sizden beklenen partimizi en yakın zamanda Kurultaya götürerek birlik ve beraberliğin sağlanması için adım atmanızdır. Karşımızdaki güç çocuklarımızın geleceğini çaldı. Güzel günleri görmek için harcadığımız emeklerin binlerce katını harcamaya hazırız yeterki ülkemiz, Cumhuriyetimiz bugüne kadar kazanılmış her şeyi geri kazansın.

Disiplin sopasını göstererek milyonların öfkesi dizginlenemez; çünkü onların evini babaocağını dün polis bastı. Onların evi 12 Mart 1970’te,12 Eylül 1980’de, Balyoz’da, Ergenekon’da basılmıştı zaten. Faşizme geçit vermez onlar artık.

Yeter artık! Gereğini lütfen yapın. Hakkı teslim edin.

GÜZİDE ÖNSEL UZUN, Sosyal Medya hesabı-27-05-2026

 

 

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER