Duayen Ressam Süleyman Saim Tekcan ile son oylumlu söyleşi
KÜLTÜR
18 Ekim 2026'da (BUGÜN) yitirdiğimiz Türk resim sanatının duayeni Süleyman Saim Tekcan ile 65 yıldan beri yayımlanan KIYI dergisinin ATARDAMAR bölümünde yer almak üzere Gazeteci-Yazar Alâettin Bahçekapılı'nın gerçekleştirdiği son oylumlu söyleşiyi sunuyoruz. Fethi Yılmaz'ın sahipliğini, Zekeriya Saka, Bekir Gerçek, Mehmet İş ve Ömer Turan'ın yayın kurulu üyeliğini, Bahçekapılı'nın sanat yönetmenliğini yaptığı KIYI dergisinde Ekim-Kasım-Aralık 2024 (Sayı 322) tarihinde yayımlanan 35 sayfalık ATARDAMAR bölümünde, aşağıda okuyacağınız söyleşi dışında Tekcan hakkında şu kültür insanlarının değerlendirmelerine de yer verildi: Prof. Dr. Aydın Ayan, Ressam Ceyhan Murathanoğlu, Ressam Ekrem Kahraman, Ressam-illüstratör Gürbüz Doğan Ekşioğlu, Ressam Muzaffer Akyol, Ressam Rasim Çubukçu ve Tv Yönetmeni-Yazar Korkut Akın.
BRT/HABERCİGAZETE ailesi olarak sevgide ve saygıda üstün tuttuğumuz Tekcan'a Tanrı'dan rahmet, eşi Emel hanıma, kızları Elvan ve Eda hanımlara, tüm yakınlarına, dostlarına ve kültür dünyamıza başsağlığı ve sabırlar dileriz.
KARArlı bir DENİZden OKYANUSA AKAN
SÜLEYMAN SAİM TEKCAN ile…
Söyleşen ve görseller: ALÂETTİN BAHÇEKAPILI
- Sayın Tekcan, öncelikle sizin ilk soluğunuzu aldığınız, ilk adımlarınızı attığınız iklimin nasıl bir toplumsal özellik taşıdığını, nasıl bir kültür harmanı olduğunu saptamaya çalışalım. Dikkatimi çekmiştir; Trabzon çok siyasetçi yetiştirdiği denli, kültür insanı, sanatçı, edebiyatçı da yetiştirmiştir. Sizin ünlü bir sanatçısı olduğunuz resim, baskıresim, heykel alanına baktığımızda ülke ve dünya çapında ün yapmış şu insanları görürüz: Bedri Rahmi Eyüboğlu, Mustafa Ata, Kayıhan Keskinok, Alaettin Aksoy, Aydın Ayan, Saldıran Özmen, Muzaffer Akyol, Cemal Akyıldız, Mustafa Ayaz, Orhan Peker, Hasan Fehmi Hızal, Ali Candaş, Rasim Çubukçu, Arşak Fetvacıyan, Sarkis Erkanyan, Şakir Sağlam, Şenol Horozlu, Vartan Mahohyan, Ceyhan Murathanoğlu, Veysel Günay, Yavuz Yanyeli, Gürbüz Doğan Ekşioğlu… Bunlar benim usuma hemencecik gelenler… daha da sayılabilir. Bu varsıllığın nedenlerine geçmeden sizin eklemek istediğiniz sanatçılar olabilir…
- Belki bu saydığınız değerlere Asım İşler, Yusuf Kâtipoğlu, Hamiye Çolakoğlu, Osman Akbay, Mustafa Hikmet Malkoç, Tülin Demiray da katılabilir…. Yakın zaman önce yitirdiğimiz Abit Güner de anımsanmalıdır…. Bunların tümünü ben yakinen tanıyorum. Hatta birçoğuyla çok yakın ilişkilerimiz oldu; ama yenilerde kaybettiğimiz Abit Güner ile ilgili bir anımı anlatmak istiyorum: Almanya'da resim yapıyor, yaptığı resimleri Avusturyalı bir galerici satın alıyor; ama aldığı resimlerin altında Abit imzası yok, Aleksandra imzasıyla sergiliyor. Abit’e ‘ne olur bunlara kendi imzanı atma’ diyor, o da kabul ediyor. Niye öyle yapıyor; çünkü Aleksandra imzasıyla satma şansı var, diye düşünüyor. Abit, Türkiye'ye geldi, sergi açmak için benden yardım istedi, ben ona salon buldum, o zaman Abit’i daha yakından tanıma fırsatım oldu. Bir gün “Abit sana bir şey söylemek istiyorum” dedim, “bu yaptığın işler Avrupa’daki birçok ressamın resimlerine benziyor, sen kendin olmak zorundasın, Trabzon'a gideceksen Trabzon'un o kadar önemli objeleri var ki, peştemali var, bakır tencereleri var, ibrikleri var, Trabzon'a ait ne bulabiliyorsan onları resimlerine koyacaksın. Trabzonlu bir sanatçı olarak senin resimlerinde Trabzon’u görmek istiyorum” dedim.- Ünlü tablolarına bakarsak, tutmuş sözünüzü!- Evet, öğüdüme uydu, sözümü tuttu. Abit gerçekten zirveye ulaşan çok önemli bir sanatçı oldu. Birçok yerde, İstanbul’da, Ankara’da sergiler açtı. Işıklar içinde uyusun. Abit, Türk resminin en önemli sanatçılarından biridir. - Bunca sanatçının Trabzon kaynağından ülke/dünya sanatına akmasının bir nedeni olmalı. Sizce?- İnsanların iki gözü, iki kulağı var, görsel algılama ve işitsel algılama dediğimiz biçimde dünyayı algılıyoruz. Biliyoruz ki, doğup büyüdüğünüz coğrafya ve yaşam koşulları karakterinizi, tutumlarınızı, yeteneklerinizi belli ölçülerde şekillendirir. Bu söylediklerimi destekleyen teoriler var. Karadeniz’in, özellikle de Trabzon’un doğal yapısı, iklim koşulları, geçim kaynaklarının sınırlılığı insanlarını dayanıklı yapar bir yandan, hırslı ve mücadeleci yapar öte yandan. Bunun hayatın her alanında hırslı, başarılı, başarmaya mahkûm, yükselme gayreti içinde olan sanatkârlar, bürokratlar, siyasetçiler, iş insanları yetiştirmeye katkıda bulunduğunu düşünüyorum. Trabzon, insanlarının düşüncelerini ve bu düşünceleri ifade etme biçimlerini oranın doğasının sert iklimine borçludur. Ayrıca Trabzon’un tarih boyunca üstlendiği rolün de etkisini düşünmek gerekir: Önce başka imparatorlukların, sonra da Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetim merkezlerinden biri Trabzon. İpek Yolu’nun da üzerinde. Bu özellikler toplumsal yapı gibi kültürel yapıyı da etkiler kuşkusuz. Düşünün ki, 1800’lü yılların sonunda, 1900’lü yılların başında Trabzon’da önemli eğitim kurumları var. Opera binası bile var. Sinemaları, tiyatro, müzik, spor kulüpleri… Ayrıca, aile yapısının da rolü var bu yönelimlerde: Çalışkanlık, başarı övülür, alkışlanır bizim ailelerde. Çocuklar disiplin ve dayanışmanın geleneksel havası içinde büyütülür, küçük yaşlardan itibaren hedefler çizilir, az önce söylediğim gibi, başarıya mahkûm edilir…-Ayrıca zor coğrafi koşulların geçim kaynaklarını sınırlaması insanları gurbetçiliğe zorlarken, çocukları da daha çok parasız yatılı okulları kazanmaya iter. Bölgedeki ve çevresindeki yatılı okullarda okuyan öğrencilerin arasında çok sayıda Trabzonlu olması buna bağlıdır, kuşkusuz. Burada ailedeki ya da okullardaki yönlendirmeler devreye giriyor, sanırım.
- Çok doğru. Benim çocukluğum da Trabzon’da geçti. Orada şekillendi her şey. Sonra da o ortam içerisinde gittiğimiz okullarda ismini sayamayacağım birçok kişi, bana hocalık yapanlar da var, arkadaşlık yapanlar da, öğrencim olanlar da var o topraklardan çıkan sanatçılar arasında. Türkiye'deki hiçbir ilin ulaşamadığı sayılarda sanatçı yetiştirmiştir Trabzon. Yolu Trabzon’dan Geçenler sergilerini bu nedenle düşündük ve uyguladık. Böyle bir ikinci şehir de yok yani, Trabzon’dan geçen sanatçılar veya Trabzon'da yetişen sanatçılara destek veren hocalar dediğimiz zaman bilinen isimlerin birçoğu Trabzon’da ya hocalık yapmışlar ya da Trabzon'daki okullardan yetişmişler. Ben Trabzon Lisesi orta kısmını bitirdim. Trabzon Öğretmen Okulu’na gittim, Trabzon'da o zaman yaşayan birçok sanatçı vardı, bana belki en çok katkısı, desteği olan kişi Kayıhan Keskinok’tu, ötekilerin tümü ya arkadaşımdı ya da birlikte yaşadığımız kişilerdi. Onun için Trabzon’un farklı bir kent olması, birçok sanatçının yetiştiği yer olması Trabzon’un farklığını ortaya çıkarır. Bunun temelinde hırçın bir doğa, araştırmacı bir kimlik, olmazsa olmaz olan düşünce boyutu. Yani düşüncenin çok derinlere, gidebildiği kadar derinliğe indiği bir dönemler yaşamıştır Trabzon. Çok önemli sanatçıların, edebiyatçıların, yazarların yetiştiği bir kent Trabzon. Bizim mesela Fotoğraf Kulübümüz vardı, orada fotoğrafçılığı öğreniyordu birçok insan. Ben Trabzon’da hem öğretmenlik yaptım, hem de hiçbir şehirde olmayan Trabzon Amatör Tiyatro Kulübü diye bir kulübün kurucuları ve oyuncuları arasındaydım. Pek çok önemli kişiler vardı bu kulüpte. Burhan Oltan, Haluk Ongan, İsmet Savaşkan, Rüştü Yanlıoğlu, Yusuf Sezgin….daha birçok kişi o tiyatroyu kurduk ve o tiyatroda oyunlar oynadık. Oyunlarımız 6 ay boyunca kapalı gişe oynardı, yani ilgi görürdü.
1963, Zafer Madalyası’nda Rüştü Yanlıoğlu ve İsmet Savaşkan ile Okuduklarımdan biliyorum, Zafer Madalyası diye bir oyun sahnelediniz..Zafer Madalyası’nda ben başoyuncuydum ve oyun hâlâ akıllardadır. Enteresan bir şey de oldu: Haluk Ongan benim oyun sırasında portrelerimi çekiyor, takır takır takır. Ama niye çektiğini de bilmiyorum; bir süre geçiyor, bir gün bir haber alıyorum, diyorlar ki “İstanbul'da Ses mecmuasının düzenlediği yarışmada finale kaldınız, gelin lütfen.” Finaller için İstanbul'a geliyorum…
Yarışmada jüri üyeleri sizinle Tunç Okan arasında karar veremiyorlar, sonunda sizi ikinci ilan ediyorlar.Evet, sinema hayatım öyle başlıyor. Yıl 1965. Dört önemli filmde rol aldım. Ama bir tanesi çok önemli, Sevmek Zamanı, Metin Erksan’ın yönettiği filmin başoyuncularından biriyim.Sinemamızın kült filmlerinden biridir Sevmek Zamanı. Hiçbir sinema salonunda oynatılamadı, ama uluslararası Kartaca Film Festivali’nde özel olarak gösterildi. Bu filmde Müşfik Kenter ve Sema Özcan ile başrolleri paylaştınız. Başka hangi filmlerde oynadınız?Ülkü Erakalın’ın yönettiği Sevgili Öğretmenim filminde Ediz Hun, Süleyman Turan, Yusuf Sezgin ve Hülya Koçyiğit ile birlikte oynadım. İki filmde daha rol aldım: Çiçekçi Kız, Sevgim ve Gururum. Çok tanınır oldum, sokakta bilinir oldum, sinemadan para kazanamadım; ama Metin Erksan gibi bir dost kazandım, çok film teklifi aldım, fakat bir gün karar verdim, dedim ki, “benim sinemayı bırakmam lazım, akademisyen olarak hayatımı devam ettirmem lazım.” Sinemayı bırakmış olmamın kredisi olarak, akademisyenlik, hocalık, dekanlık yapmak, yani kariyer yapmak ve sonra da bu müzeyi kurmak şansını bana getirdi.Sayın Tekcan, anlattığınız gibi kültürel açıdan çok varsıl olan bir çevreye doğmuşsunuz. Böyle bir ortama doğmuş olmak kişi için bir şans mıdır? Şans tabii ki. Trabzon, benim doğduğum kent olarak, çocukluğumu, gençliğimi yaşadığım ve etkilendiğim, her olayla beraber beni resim ve sanatın içerisine itti. Yani Trabzon Lisesi’nde, Trabzon Erkek Öğretmen Okulu’nda eğitim-öğretim görürken çok önemli öğretmenlerin, iyi hocaların gayretiyle yetiştik, onlar bizim sanatla buluşmamızda çok önemli rol oynadılar. Sanat bir insanı yücelten çok önemli bir meslek yani. Sanatçı olmak bir mutluluk. Sanatla bir ömür geçirmek çok önemli bir şey. Ben böyle bir ömrü geçirdim, gördüğünüz gibi birçok kişinin ömrüne sığdıramayacağı kadar çok yapıt üretmeme neden oldu o kültürde yetişmem ve o kültürün itmesi. - Sayın Tekcan, Trabzon’da doğduğunuz mahalleye bugünden baksak, neyin değiştiğini görürüz, o günlerden ne gibi anılar üşüşür belleğinize?
Tekcan’ın babası Mehmet Temel, annesi Seher Hanım ve kardeşlerinden birkaçı..- Doğduğum ve büyüdüğüm Erdoğdu’nun, benim hayatımda çok önemli bir yeri var: Tam caminin arkasındaki evimizde hayatımın belki en önemli zamanlarını geçirdim; Avluya çıkıp söylediğim şarkılarla dünya ile bütünleşiyordum ve mutluluk yaşıyordum. Bıldırcın avına çıkıp bıldırcın yakalıyordum, bütün bunlar benim oradaki çocukluğumun unutulmaz anılarıdır. O zamanlar mahallede, bahçelerdeki çukurlara su dolardı, toprağı yumuşatırdı, biz elimizi daldırır o çukurdan çamur alırdık, o çamurlarla heykel yapardık o zaman. O heykellerle belki benim sanatımın başladığını söyleyebilirim. Çünkü o kızıl çamur heykel yapmaya en uygun çamurdu, o zamanda at heykeli yapıyordum ama, daha çok insan heykelleri yapıyordum, başka objeler yapıyordum. O heykeller şimdi yok, keşke olabilseydi, çok iyi olurdu, ama o dönemle başlayan, yani çocukluğumda 8-10 yaşlarında başladığım çamurda oynama hikâyesi belki benim heykelle uğraşmamı ve bu sanatı seçmemi de tetiklemiştir.
- “Çocukluk yurdumuzdur” der bir bilge ozan. Sizce de öyle mi? Bizi var eden, ait olmakla övündüğümüz, bizi koruyan-kollayan ve sonrasını da biçimlendiren bir dönem midir çocukluk?
- Tabii öyledir. Yürüyeceğimiz yolun temel taşları o dönemde atılıyor. İlgiler, sevgiler,
yönelimler…
- Belki resimlerinizde kullandığınız hatlar, küçük yaşta yitirdiğiniz babanızın Arapça ve Farsça bilen aydın bir cami hocası olmasına, evinizde duvarları hat’larla süslemesine bağlıdır. Belki babaannenizin at binen bir Çerkez kadını oluşu sizin resminize, heykellerinize atı sevgi olarak taşımıştır.
- Yaşanan bu topraklar, Anadolu toprakları dünyanın hiçbir ülkesinde olmayan zenginliklerle ve kültürlerle doludur. Dünyada hiçbir ülke yok ki Anadolu toprakları kadar çok katman katman uygarlıkları barındırsın. Biz bu uygarlıkların üzerindeki bir ülkede yaşıyoruz. Onun için benim en çok etkilendiğim ve sanatıma, heykellerime ve resimlerime en çok taşıdığım, kendi ülkemin uygarlıkları ve onun etkileridir, objeleridir. Anadolu uygarlığı üzerine yaptığım bir seri iş vardır, ama Anadolu topraklarındaki yaşamımız da beni çok derinden etkiliyor. Yani buradaki yaşamla ilgili resimler, heykeller yaptım. Bu topraklara, Anadolu'ya, Nâzım’ın şiirine de yansıdığı gibi Orta Asya'dan “dört nala” koşan atlar üzerinde gelmişiz, çocukluğumdan, aileden başlayan at ve hat sevgisi temelsiz değildir, Anadolu uygarlığına, buradaki zenginliğe dayanmaktadır, söylemek istediğim bu. - Bir ekleme yapmama izin veriniz lütfen: İlk at desenini staja gittiğiniz Maçka kırsalında çiziyorsunuz… Sonra İstanbul’da hâlâ yaşadığınız Riva’da çevrenizde at yetiştirilen haralar var… - Onun için at figürleri de benim sanatımın bir parçası, yönü. Bu anlamda, böyle zengin bir uygarlıklar üzerinde doğup büyümek, etkilenmek herkes için belki bir şans, ama en çok sanatçılar, duyarlılıkları farklı olan kişiler için bir şans. Ben o şansı iyi kullanma, iyi değerlendirme gayretinde olan biriyim. Ben bu şansı, kimseye benzemeyen, kendim olan bir tarzla beslemeye, büyütmeye çalışıyorum ve başarılı olduğumu da düşünüyorum doğrusu. - Bir Karadenizli olarak sizin de defterinizde ‘başarısızlık’ diye bir kavram yazmaz. Öyle olmasaydı akademisyen Dr. Gül Sarıdikmen, arkadaşım/dostum Abdülkadir Günyaz’ı da referans göstererek şu değerlendirmeyi yapar mıydı!:
“ Sanatçı, Anadolu’nun tarih öncesi ve İlkçağ dönemi idol, alem ve güneş kurslarıyla birlikte atı, âdeta sembolik dinsel bir imgeye dönüştürür. 1989’daki Atlar ve Atlılar serisiyle, yine Anadolu referanslı olarak Selçuklu ve Osmanlı sanatında çini, seramik ve minyatürlerde sıkça kullanılan at ve atlı figürlerine çağdaş bir yorum katar. Kullandığı tekniğe bağlı olarak bu serideki doku zenginliği, ışık ve üç boyutluluk dikkat çekicidir. Sanatçıyla özdeşleşen at imgesi, Abdülkadir Günyaz’ın belirttiği gibi, ‘yarı folklorik yarı mitolojik ve destânımsı’dır.”
Bu değerlendirmede de görüldüğü gibi, Anadolu topraklarında yaşayan halkın yaşama, yaratma, var olma biçimleri de yansıyor yapıtlarınıza, yanılıyor muyum, resimlerinize, desenlerinize bakıldığında atlar gibi, hatlar gibi horonları, halk oyunlarını sıklıkla görüyoruz..
- Neler de bulup çıkarıyorsunuz! Haklısınız. Ülkemin topraklarında yani Anadolu topraklarındaki halk oyunları beni çok ilgilendiriyordu. Trabzon'da, sonra görev yaptığım Artvin, Erzurum gibi önemli yerlerde, oraların folklor birikimleriyle yakından ilgilendim ve o veriler benim resimlerime de yansıdı.- Sevgili Tekcan, ben yine çocuklukla ilgili konulara dönmek istiyorum. Anadolu’da çocukluk üretime katkıyla geçer genellikle: köylerde tarla taban işleriyle uğraşmak, hayvan gütmek, ormandan odun getirmektir bu katkı. Siz kent çocuğusunuz, üretime katılmanız mutlaka başka alanlardadır. Öğrenebilir miyim?
- Çok doğru söylüyorsunuz. Bizim de kendimize göre, ailenin desteği olabilecek yaptığımız işler vardı. Mesela, o zaman Trabzon’da evler genelde avlulu, bahçeli olurdu. Buralardaki incir, dut gibi meyveleri toplamak, onları tabağa koyup sokaktan gelip geçenlere satmak gibi işler yaptığımızı anımsıyorum. Belki çok büyük tarlalarda ekin ekip biçmedik, ama bizim de bir bahçemiz vardı orada, salatalık, domates yetiştirirdik, çok büyük dut ağaçları, çok güzel incir ağaçları vardı: torosan inciri, lopinciri, patlıcan inciri gibi incirler vardı. Bunlar Trabzon'un önemli ürünleriydi. Belki karnımızı da bunlarla doyuruyorduk. Bıldırcın avlıyorduk ve annem çok güzel bıldırcınlı pilav yapardı. - Siz küçüklüğünüzde yaptığınız ticareti anımsıyorsunuz bugün, ama ben, okuduklarımdan sizin bir gazetenin matbaasında çıraklık da yaptığınızı biliyorum. Kunduracılarda, şiracı ve limonatacılarda çalıştığınızı da… - Evet, öyle, iyi ki anımsattınız. Trabzon’un Sesi Matbaası’nda çırak olarak çalıştım, okuldan artakalan zamanlarımda. Matbaada kumpaslara kurşun harflerle yazılar dizerdik. Pedallı makinelerde gazete basılır, koltuğumun altına alır, abonelere dağıtırdım. Yani demek isterim ki Trabzon’un özelliklerine uygun bir biçimde çocukluğum geçti. Oranın yaşamı içerisinde Trabzonlu bir çocuk olarak doğdum, büyüdüm. Ne zaman ki biz, üniversiteye gittik, ilk defa bir yatılı okulda, dört kişilik bir masada, porselen tabaklarda yemek yemek şansını o zaman yakaladım. Yoksa bakır kaplarda yiyorduk yemeklerimizi. Onun için Ankara’daki Gazi Terbiye benim hayatımdaki dönüm noktalarından biridir.- Bu noktaya yeniden döneriz Sayın Tekcan. Behçet Necatigil’in güzel bir şiiri vardır: “Doğum tarihi, çizgi, ölüm tarihi/ Ne varsa o çizgide var” diye başlar sonra o çizgiye neler sığdırılabileceğini aktarır. Siz şu sıra 83 yaşındasınız. Daha uzun süre sağlıklı, mutlu yaşamanızı diliyorum. Özgeçmişinizde doğum tarihinizden sonra çekilen çizgide neler var? Yaşanmışlıklar adına, birikimler adına, geçilen, yürünen yollar, alt edilen zorluklar, yenilgiler ya da utkular adına? - Bir kültür insanı olduğunuzu nasıl da belli ediyorsunuz sorularınızla! İlkokulu İskenderpaşa’da okudum. Babam ben Trabzon Lisesi ortaokulunda, ikinci sınıftayken öldü. Ben Liseyi okumak istiyordum, ama annem, “Oğlum biz seni Lise’de okutamayız, öğretmen okuluna git, kısa yoldan öğretmen ol, para kazan, aileye desteğin olsun” dedi. Beni Trabzon Erkek Öğretmen Okulu’na yönlendirdiler. Bu belki benim için şans oldu; şimdi düşünüyorum da, belki Trabzon Lisesi’nde okusaydım üniversite eğitimini başka dallarda yapar bir başka meslek sahibi olurdum. Her şeyi bazen tesadüfler yönlendirir, ben o tesadüflerin yönlendirdiği şanslı insanlardan biriyim. Öğretmen Okulu’nda Zerrin Hanım diye bir öğretmenim vardı, Allah rahmet eylesin, bana çok destek oldu, beni Kayıhan Keskinok’a yönlendirdi… -Herhalde resme olan yeteneğinizi gördüğü için… - Öyle galiba. Beni Keskinok’a yönlendirmekle resme olan ilgimi artırdı öğretmenim.- Kayıhan Keskinok’un nasıl bir katkısı oldu ilginize… Yanlış bilmiyorsam o Trabzon Lisesi’nde resim ve sanat tarihi öğretmeni, siz Öğretmen Okulu’ndasınız…- Doğru. Keskinok Hoca birçok öğrenci için idoldü. Ressamlığından okul dışında da yararlanılıyordu. Hiç unutmam, Yeşilyurt Oteli diye bir yerde boyamalar yapıyordu, gittim, gün boyu seyrettim… Klası farklı bir öğretmendi. Desen çizmeyi bize öğretti… Öğretmenliğim sırasında meslektaş olarak da sık sık görüştük. Hayatıma dokunanlardan birisidir.- Öğretmen Okulu’nu bitirince… - O zaman Öğretmen Okulu’nu bitirenler bir tek Gazi Terbiye’ye girebiliyordu. Gazi Ter-
Tekcan ve arkadaşları Gazi Eğitim Enstitüsü’nün önünde, 1959biye, sonradan Gazi Eğitim Enstitüsü oldu. Şimdi o okul Gazi Üniversitesi’ne dönüştü. Orada, o güzel okulda Atatürk’ün yurt dışına eğitim alsınlar diye yolladığı çok değerli hocalar Şinasi Barutçu, Refik Epikman, Can Gülekli gibi değerlerin elinde yetiştik: Heykel, resim, seramik öğrendik, desen, sanat tarihi öğrendik. Devlet Tiyatroları sanatçılarından dersler aldık. Çok iyi yetiştik, çok iyi yerlere geldik. O üniversitenin rektörü bana bir ödül verdi: Dedi ki “bugüne kadar bu okuldan mezun olmuş sizden ünlü birisi yok.” Bu söz bana sorumluluk yüklüyor. Bu arkamda birçok plaket, ödül var: Bunlar benim hayatım boyunca aldığım ödüllerdir, her birinin ayrı değeri vardır, ama Gazi Üniversitesi’nin verdiği ödülün benim için ayrı bir anlamı ve değeri vardır. Çünkü, Atatürk'ün kurduğu, Mimar Kemalettin'e yaptırdığı bu okulun öğrencisi olmak şansına sahip oldum, ben o şansa çok şey borçluyum, belki Atatürk olmasa ben de olmayacaktım, bunu zaman zaman konuşmalarımda dile getiriyorum…
- Gözlerinizi yaşla dolduran bu düşüncenize saygı ve sevgi duyuyorum. - Bi soluk almama izin verin…(Bir süre sustuktan sonra) Bu o kadar önemli bir şey ki: Bu ülke, Atatürk ve silah arkadaşları sayesinde bugün var. 100 yılı geride bıraktık Cumhuriyet yönetimi altında, isterim ki, ikinci yüzyılı da Atatürk'ün çizgisinde yürüyen bir Türkiye olsun ve çağdaş, uygarlık düzeyinin üstüne çıkmış bir ülke olsun. -Umutlu musunuz? - Bu ülkenin insanları, bir biçimde Atatürk çizgisinde yürümenin yolunu bulacaktır, bunu birçok yerde, olayda, gelişmede görüyorum. Atatürk’ün yolunda gitmek zorundayız, başka bir seçeneğimiz yok. - Son günlerin gündemindeki bir sloganı duyar gibi oluyorum: “Mustafa Kemal’in askerleriyiz.” - Onun yolundan giden öğrencileriz, öğretmenleriz, hocalarız. Her şey denebilir. Yani bir defa şunu söyleyeyim: Ben bir cami hocası Kemal Efendi’nin oğluyum. Babamın Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e yazdığı çok önemli bir mektup var. O mektupta şöyle diyor babam: “Sayın Cumhurbaşkanımız siz harf inkılabı ve dil inkılabı yapmakla bu ülkeyi cehaletten kurtardınız.” Çok önemlidir. Biz şimdi bir dille, Türkçeyle anlaşıyoruz, o zaman Türkçe böylesine gelişmiş değildi, Osmanlıcayı da Farsça ve Arapçadan alınmış bir dil olarak kullanıyorlardı, okuma yazma bilen oranı erkeklerde yüzde 3, kadınlarda da binde 4 falandı. Böyle bir ülkeden bugün geldiğimiz yere baktığımız zaman, Atatürk'ün büyüklüğünü ancak böyle değerlendirme şansımız olabilir.- Bu konuya da yeniden döneriz. Atatürk’ün kurduğu Gazi Terbiye’den, siz mezun olduğunuzdaki adıyla Gazi Eğitim Enstitüsü’nden mezun olduğunuzda yıl 1961 idi. Öğretmen oldunuz. Bir süre öğretmenlik yaptınız. Öğretmenliğiniz nerede başladı?- İlk Artvin’e gittim. Orada Kıyı’ya benzer bir dergi çıkarttım. Adı Ödül’dü. Kıyı’ya benzer olsun diye gayret ettim. Çünkü Kıyı çok örnek bir dergidir yurdumuzun dergi hayatında. Trabzon'un çok önemli düşünürlerinin, edebiyatçılarının yazıları, sanatçılarının ürünleri yer alır bu dergide. Benim de resimlerim, desenlerim yayınlandı bu dergide. Artvin’de öğretmenlik yaptığım sırada Ödül’ü ona benzer bir dergi olarak 3 veya 4 sayı çıkarttım.- Kıyı’ya sıraladığınız övgüler için teşekkür ederim. Yayın yaşamında 62. yıla ulaşan Kıyı’nın sayfalarının sizin yapıtlarınıza her zaman açık olduğunu söylemek isterim. Söyleşimizin burasında, genelde sanat, özelde resim anlayışınızı sormak isterim. Genelgeçer anlayışı sürdürmüyor, sizi özgün kılan bir yolda yürüyorsunuz; bu anlayışı nasıl tanımlarsınız?
- Benim sanatçı tanımım, “kendi olan kişidir sanatçı” şeklindedir. Bir dönem akademinin hocaları yetişsinler diye, Atatürk tarafından yurt dışına yollanıyor. Orada atölyelere gidiyorlar ama gittikleri atölyeler empresyonist, expresyonist, kübist sanat anlayışını sürdüren sanatçıların üretim yaptığı yerler oluyor. Döndükleri zaman bu akımlar doğrultusunda yapıtlar ortaya koyuyorlar. Bir zaman sonra onlar da Anadolu topraklarının önemli olduğunu bu topraklardaki gözlemleriyle başka şeyler yaparak kendi kimliklerini oluşturuyorlar. Atatürk Türk ressamlarını Anadolu'ya yollayarak oraların peyzajlarını yaptırıyor. Bunlarla ilk resim müzesi kuruluyor. Dolmabahçe Sarayı’nda yer tahsis ediyor, veliaht köşkünde Resim ve Heykel Müzesi kuruluyor, çok önemli. Atatürk’ün bir başka önemli tarafı, Anadolu’da toplattığı tarihi ve arkeolojik eserlerle Ankara’da Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ni kuruyor. Bunlar bizim kimliğimizin oluşmasında çok önemlidir. Ben Süleyman Saim olaraktan, Anadolu topraklarındaki görsel algılarımla yaptığım resimleri, ama kimseye benzemeyen ve kendi kimliğim içerisinde oluşturduğum bir tarzda yapıyorum. Benim yaptığım başkalarınkine, onlarınkiler de benimkilere benzemez. Eğer ben ben olacaksam bu farklılığı görmek, yapıtlarıma yansıtmak zorundayım. Bir ömrü sanatla geçiren bir kişi olarak, bir müze kurucusu olarak benim resmime bakan kişi Süleyman Saim’in heykeli, resmi diyorsa ben o zaman bundan mutluluk duyarım.- Sizin sanatınızda resmin yanında başka alanlar da var. Bunlardan da söz eder misiniz bize?
Tekcan, Sevmek Zamanı’nda Sema Özcan ve Metin Erksan ile, 1965 - Sanat öyle bir şey ki, uçsuz bucaksız. Ben, tiyatro yapan, sinema yapan, sinema dünyasında dostları olan bir kişiyim. Sonra bu çevreden, edebiyat çevresinden pek çok insanla, sanatçıyla ilişkileri olan bir kişiyim. Metin Erksan gibi dahi bir film yapımcısının arkadaşı olarak bir ömür geçirdim. Çok şey öğrendim ondan, dostluk kurduğum her değerden. Ama zaten ömrümü geçirdiğim Atatürk Eğitim Enstitüsü, arkasından Devlet Sanatlar Akademisi, sonra Yeditepe Üniversitesi’nin kurucu dekanlığı, Işık Üniversitesi’nin kurucu dekanlığı gibi yerlerde çok önemli sanatçı ve eğitimci arkadaşlarımla bir arada olmak da bana çok şeyler öğretti, kattı. Böyle güzel bir hayat yaşayıp ondan sonra bugün belki üzerimde olan kültürel yapımı oluşturan birçok şeyin sahibi olmamı gerektiren o dostların da çok faydası oldu.- Ben sizin kendi yarattığınız teknikle dünya çapında ilgi odağı olduğunuz özgün baskı, litografi, serigrafi ve heykel sanatçısı yönünüze dikkat çekmek istedim. Peki, bu içinde bulunduğumuz müzeden de söz edelim: Bu müzeyi ne amaçla, ne zaman, hangi zorlukları aşarak kurdunuz?- Müze çok önemli bir kavram. Eğer bir ülkenin müzesi yoksa, o ülkenin Rönesansa ulaşması mümkün değildir. Rönesansı Avrupa’da sanatçılar gerçekleştirdiler. Bu düşünceyi, ideali ben ömür boyu taşıdım. Her yurt dışına çıktığımda gezdiğim müzeler bana Türkiye’deki müze eksikliğini duyumsattı. Ne yapmalıyım diye düşündüğümde olması lazım gelen benim kendi öğretim üyesi olarak hizmet ettiğim dal olan baskı sanatları konusunda bir müze yapabilirim diye düşündüm, örneklerini gördüğümde daha da iyisi nasıl olur diye düşündüm. Böylece atölyeden başlayan ve müzeye ulaşan bir serüveni 60 yıllık bir zaman dilimi içerisinde yorulmadan ve de hep geliştirerek oluşturdum. Böylece birçok sanatçının gelip çalıştığı bir atmosferi, buradaki atölyelerde ürettikleri eserlerin bir kısmını müzeye bırakmalarıyla, bugün 40 bine varan bir eser koleksiyonumuz oluştu. Bu çok önemli bir sayı, 40 bin. Ve örnek bir müze oluştu böylece. Bu da benim yani bütün ömrümce sürdürdüğüm öğretim üyeliğim, hocalığım ve sanatçı kimliğimin en önemli noktasıdır: İMOGA. Uluslararası bienallerde juri üyeliği yaptığım, başkan olduğum bir bienalde yabancı jüri üyelerine sordum, “İstanbul'da bir müze kuracağım, bu müzenin adı ne olsun?” diye. Bu ad öyle ortaya çıktı: İstanbul Museum of Graphic Arts. Yani Türkçesi İstanbul Grafik Sanatlar Müzesi, kısaca İMOGA. Böyle bir müze, şu anda benim bu ülkeye olan borcumu ödemem için bir vesile, bir hizmet birimi. Birçok insan geliyor ve geziyor. Giriş parası alınmıyor. Parası olmayan veya bir müzeye giremeyen insanların acı çekmesini istemiyorum. Öğrenciler yanlarında öğretmenleriyle geliyorlar, burada eğitim alıyorlar, wordshoplar gerçekleştiriyoruz, onlara bir baskının, bir litografinin nasıl yapıldığını gösteriyoruz, öğretiyoruz. Bütün bunları bir karşılık beklemeksizin yapıyoruz, böylece insan eğitimine katkıda bulunmaya, topluma, Atatürk’e olan borcumu ödemeye gayret sarf ediyorum.-Sayın Tekcan, şu duygumu/düşüncemi açıklamama izin veriniz: Ben insanların kimisinin toplumdan alacaklı, kimisinin de borçlu gittiğine inanırım. Ayrıca Atatürk’e ve silah arkadaşlarına tümümüzün borcu bulunduğuna da… İnanıyorum ki, siz toplumdan alacaklı gidenlerden olacaksınız. Ama şöyle de düşünüyorum: Borcunuz yalnız İstanbul’a, İstanbullulara mı? Doğduğunuz, büyüdüğünüz topraklara, Trabzon’a da bir borcunuz olduğunu düşünür müsünüz?- Trabzon’da önce bir galerinin olması gerekiyor. Bir zaman Faruk Özak “Süleyman hocam Trabzon'da bir büyük sergi yapar mısın?” diye öneride bulundu. “Yaparım illaki” dedim, “ama Trabzon’da büyük bir sergi açabilecek galeri yok.” Eski Sümer Sineması’nın binasında büyük bir mekân vardı, gezdim, ışık, asma sistemleri konulursa olur gibi geldi bana. Trabzon’a yakışacak bir sergi olsun istedim. İstanbul’a geldim, projelendirdim, bütün sistemler için bir plan çizdim, buradan yolladım Trabzon’a. Ve orası birçok devlet sergisinin de açılabileceği bir yer oldu. İlk sergiyi de Mustafa Ayaz ile birlikte ben açtım. Bundan da mutluluk duyuyorum. Trabzon gerçekten de bir sanat şehridir.-Ama bir büyük, kapsamlı müzeye mutlaka gereksinmesi var. - Bence de var. Trabzonlu Sanatçılar Müzesi yapılırsa ben oraya memnuniyetle eser veririm. Bekliyorum böyle bir müzeyi. Trabzon çok hak etmiştir böyle bir müzeyi.- Peki Sayın Tekcan, bunca yaşanmışlığı, bunca kalıcı emeği bir derginin kısıtlı sayfalarına sığdırmak zordur, ama “bu coşkuyla konuşan, sorular soran Bahçekapılı keşke şunu da sorsa” diye bir duygu geçmişse içinizden biraz daha yer ayırırız. - Ben sizin adınızı biliyordum, ama tanışmamıştık. Şimdi şunu söylemek istiyorum: Bu kadar derinliği olan, bu kadar çok sanatın içinde uçsuz bucaksız gezinen bir kişi olarak beklemiyordum sizi. Beni çok şaşırttınız. - Sağolunuz, ancak ben, sorulmasını istediğiniz başkaca bir soru var mı, onu öğrenmek istiyorum?
- Herhalde hemen bitmeyecek bir hayatımız var, bu hayatın içerisinde daha vakit geçireceğiz, ama bitmeyecek burada bu dostluk, devam edecek. Belki konuşacağımız, yapacağımız, yapmamız lazım gelen çok şeyler olduğunu düşünüyorum, ömrümüz vefa ederse. Çok teşekkür ediyorum.
- Sanırım Kara’rlı bir Deniz’den Okyanuslara akan bir deryadan ancak bir damla aktarabildik Kıyı okuyucularına. Asıl biz teşekkür ederiz.