BİR YÜZ, İKİ GOLYADKİN
11 Ağustos 2026, Salı 13:08
BİR YÜZ, İKİ GOLYADKİN
-Dostoyevski’nin “Öteki” Romanı Üzerine-
ÖMER TURAN
İnsanın başına gelebilecek en tuhaf şey nedir?
Sabah kalkıp aynaya baktığınızda başka bir yüz görmek mi?
Dostoyevski daha beterini düşünmüş: Aynadaki yüz yine sizin yüzünüz olsun, ama sokakta aynı yüzü taşıyan başka biri dolaşsın. Üstelik sizden daha becerikli, daha sevimli, daha rahat biri. Patronunuz onu sevsin, arkadaşlarınız onunla kahkaha atsın, kapılar ona açılsın. Siz ise kendi yüzünüzle ortada kalın. İnsan bundan sonra aynaya mı kızar, kendine mi, topluma mı? İşte Öteki tam bu can sıkıcı sorunun romanıdır.
Yakov Petroviç Golyadkin küçük bir Petersburg memuru. Büyük biri olmak istiyor mu? Evet. En azından büyük biriymiş izlenimi vermeye hevesli… Gösterişli araba kiralıyor, yeni giysiler giyiyor, cebindeki parayı kalabalık göstermeye çalışıyor. Biraz “Ben de buradayım arkadaşlar!” çabası. Ne var ki ne kadar görünmek isterse o kadar tuhaflaşıyor. Ne kadar rahat davranmaya çalışırsa o kadar eli ayağına dolaşıyor.
Hepimiz bir yerden tanıyoruz bu duyguyu.
Bir toplantıda çok akıllı görünmeye çalışıp en olmayacak sözü söylemek, bir davette doğal davranayım derken bardağı devirmek… Golyadkin bu küçük felaketlerin Petersburg şubesi…
Sonra çıkagelir öteki Golyadkin.
Aynı yüz. Aynı ad. Aynı işyeri…
Gelgelelim ikinci Golyadkin’in müthiş bir yeteneği vardır: İnsanlara ne duymak istiyorlarsa onu söyler. Müdürün karşısında doğru ölçüde eğilir, iş arkadaşlarıyla hemen kaynaşır, gülünecek yerde güler, susulacak yerde susar. Birinci Golyadkin’in yıllardır çözemediği toplumsal oyunun kurallarını birkaç günde öğrenmiş görünür. İşin acı tarafı da burada: Çevrede kimse onun ne kadar dürüst olduğuna pek bakmaz.
Seviliyor mu?
İş görüyor mu?
Makama uygun mu?
Tamamdır.
Dostoyevski’nin okura attığı küçük tokat buradadır işte. İnsanın yerini her zaman düşmanı almaz; bazen toplumun ondan beklediği daha kullanışlı kopyası alır.
Golyadkin’in korkusu, karşısında kendisine benzeyen bir adam bulunmasından daha büyüktür. Asıl korkusu şudur: “Ya insanlar onu benden çok severse?” Hepimizin cebinde biraz bu korkudan yok mu? İşyerine gelen yeni çalışan sizden daha konuşkan. Arkadaş grubuna katılan yeni kişi sizden daha neşeli. Sosyal medyada hazırladığınız fotoğraf, gerçek yüzünüzden daha çok beğeni topluyor. Derken insan kendi kopyasının reklam müdürüne dönüşüyor. Sabah gerçek kendisiyle uyanıyor, öğlene doğru herkese göstereceği sürümünü hazırlıyor.
Golyadkin’in Petersburg’da yaşadığı şeyi bugün ekranlarımızın içinde küçük küçük yeniden üretiyoruz.
Dostoyevski burada insanın tanınma arzusuna dokunuyor. Hepimiz görülmek istiyoruz. Adımız söylensin, yüzümüz tanınsın, bulunduğumuz yerde bir sandalyemiz olsun. “Ben buradayım” diyebilmek istiyoruz. Ne var ki o cümlenin ardından gizli bir soru geliyor:
“Siz de beni burada görüyor musunuz?”
Golyadkin’in bütün acısı bu soruda toplanıyor. Kendi başına biri olduğunu söylüyor durmadan; ardından dönüp başkalarının bunu onaylamasını bekliyor. İşte insanın tuhaflığı... Bağımsızlığımızı bile bazen çevremize tasdik ettirmek istiyoruz.
Romanın en çarpıcı yanı da Golyadkin’i sevimli bir kurbana çevirmemesi. Huysuz, kuşkucu, kibirli, bazen çekilmez biri. Dostoyevski onu parlatmıyor. Tam tersine, tökezlediği yerleri açıkça gösteriyor. Sonra okura dönüp sanki şunu soruyor: Bir insanı anlamak için önce onu sevmek zorunda mıyız? Golyadkin’e gülerken birden gülüşümüz eksiliyor. Çünkü adam gerçekten komik, evet; ama çevresindeki dünya da pek merhametli görünmüyor. Bir salona giremiyor, bir masada yer bulamıyor, sözünü anlatamıyor. Sonunda kendi yüzünün bile kendisine yetmediği bir noktaya geliyor.

Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.