İstanbul
09 Ağustos, 2026, Pazar
  • DOLAR
    47.19
  • EURO
    54.02
  • ALTIN
    6093.0
  • BIST
    13.981
  • BTC
    64692.549$

YAPAY ZEKÂ YA DA DOSTLUKLARIN SON GÜNÜ

08 Ağustos 2026, Cumartesi 11:44
YAPAY ZEKÂ YA DA DOSTLUKLARIN SON GÜNÜ

 

 

YAPAY ZEKÂ YA DA DOSTLUKLARIN SON GÜNÜ

Mustafa BALEL

            Çağrışımlar, insan belleğinin geçmiş deneyimler, kokular, sesler veya görüntüler arasında kurduğu gizli köprülerdir.

İnsan beyni, geçmişteki deneyimlerine ve öğrenilmiş bağlara dayanarak sürekli bir fikir akışı kurar ve yaşamımızın her anını farkında olmadan şekillendirir. Beklenmedik bir anda gördüğümüz bir nesne, duyduğumuz bir ses, bir koku olmadık bir anda bakarsınız yıllarca gerilere, binlerce km uzaklara götürüverir insanı.

Bir kuruyemişçinin önünden geçerken burnumuzu yalayan taze kavrulmuş leblebi kokusu, insanın içini gıcıklayan mis gibi kahve kokusu, bir dostunuzu ziyarete gittiğininiz apartmanın sahanlıklarından birinden yükselen dibi tutmuş süt kokusu, kavrulmuş soğan kokusu nasıl bizi alıp bir yerlere sürükleyebiliyor, gözümüzün önüne elimizde tatlı kaşığı tencerenin dindeki yanmaya yüz tutmuş kazeini kazıyıp keyifle damaklarımızı yaladığımız günlere götürebiliyorsa bugünkü yazımın başlığı da öyle oldu. Tıpkı keskin bir haşlanmış kuru patlıcan kokusu duyan duymaz ilkokul yıllarında Kuran kursu için gittiğim Mevlüdanne’nin içerisinde büyükçe bir margarin kutundaki camgüzelinin yaprakları arasından süzülme cesareti gösteren ölgün ışığın aydınlattığı tek pencereli oturma odası geldiği gibi şu andaki yazının başlığı da tam elli bir yıl öncesine sürükleyiverdi beni.

Dostlukların Son Günü der demez Selim İleri geliverdi aklıma. Benim gözümde ölmedikleri, ölmeyecekleri için “rahmetli” sözünü kullanmadığım dostlarımdan olan Selim İleri.

Selim İleri’nin 1975’te Bilgi Yayınevi’nde yayımlanan öykü kitabının adı da buydu: Dostlukların Son Günü. Bu çağrışımı hiçe sayıp bundan tam elli bir yıl önce yayımlanmış bu kitaptan kısaca da olsa söz etmeden geçmek haksızlık/vefasızlık olmaz mı? 

Aklımda kaldığı kadarıyla içerdiği yalnızlık teması etrafında çerçevelenen on altı öykü arasında özellikle dikkatleri çekeni kitaba adını veren öyküydü kuşkusuz. Zamanın ve yaşam koşullarının etkisiyle eski samimiyetini kaybeden dostlukların ardından duyulan yalnızlığın ve yabancılaşmanın hüzünlü bir içsel sorgulamayla anlatıldığı bir öyküydü. Anılarıyla içinde bulunduğu an arasında gelgitler yaşayan başkişisi Kemal, parçalanmış bir aileden gelmekte ve bunun etkisinden bir türlü kurtulamamaktaydı. Etrafında eski dostlar, sevgililer vb. olsa da kendini hep yalnızlığın ortasında görmekteydi.

Sevgili Selim’in şiirin hüzünle harmanlandığı sıcacık diliyle bir anda dikkatleri üzerine çeken kitap, sanırım onun Pastırma Yazı’ndan sonra ikinci kitabı, benim ise okuduğum ilk kitabıydı ve 1976 Sait Faik Armağanı’nı kazanmıştı.

Son zamanlarda televizyondu, internetti derken hızla yol almakta olan yalnızlaşma süreci, şimdilerde işin içine bir de yapay zekânın girmesi sonucu iyice ivme kazanarak arkasından yetişilemeyecek boyutlara ulaşır oldu.

Daha düne kadar diyebileceğimiz bir zaman öncesinde bir tek filmlerde ve romanlarda rastlayıp merakla izleyebildiğimiz yapay zekâ olgusunun bilimin hızlı bir biçimde kat ettiği gelişmeler sonucu realiteye dönüştüğünü görüyoruz. Hayatımıza yıldırım hızıyla girmiş olan bu olanağın her geçen gün daha bir gelişip iyiyi kötüyü peşinde sürükleyerek hızla ilerlediğine tanık oluyoruz. Böylesine hayati bir şeyin kontrolsüz bir biçimde bu kadar kolay ulaşılabilir olması doğal olarak düşündürüyor insanı. Yerine göre sevindirirken yerine göre de kaygılandırmaktan geri kalmıyor.

Şu ana dek belirlenmiş olan eğitim ve öğrenmeyi kolaylaştırması, iş verimliliği ve otomasyonun artışı, daha iyi karar alabilme olanağı sunması, insan hayatının kolaylaştırması, iletişim ve bilgi erişimini geliştirmesi vb. gibi olumlu yanları yanında, etik ve yasal sorunlar, insan makine ilişkileri ve insanı yaratıcılıktan uzaklaştırması, üreticinin çıkarları doğrultusunda çalıştırılarak adaleti yanıltma ya da günün birinde kontrol edilemez hale gelebilme olasılığı gibi tehlikeleri de barındırabildiği görülse/öngörülse de ilgi ve bilgi alanım dışındaki noktalar bir yana benim şu andaki kaygım yazının başlığından da anlaşılabileceği üzere işin sosyal izolasyon yanı. Bu konudaki deneyim ve kaygılarımdan kısaca söz etmek istiyorum sadece.

Yakın zamana kadar televizyonu, telefonu, interneti suçluyor, insanların eşini dostunu sadece telefonla arar hâle gelişinden dertleniyorduk. Kısa bir süre sonra bunu bile arar olacağız diye düşünüyorum. Gözlemlerim bunu gösteriyor. Çok değil, telefonu alıp aramalarımıza şöyle bir göz atınca görebileceğimiz kadar aşikâr bir durum bu. Üç beş ay önceki aramaları daha öncekilerle karşılaştırdığımızda aradaki farkın ne kadar büyük olduğu hemen gözümüze çarpacak.

İnsanoğlu dostlarını kimi zaman hatır sormak, sesini duymak, dertleşmek, bir durumdan haber almak, bir durumu bildirmek için arar.  Kimi zaman da uzmanlık alanına göre “Biber dolmasına salça konur mu?”, “Karbonatı makinenin hangi gözüne koyacağım?” “İç pilava fıstık katıyor muyduk?” diye birtakım küçük bilgiler almak için yapar bunu. Bir başka arkadaşını arayıp bitlenen gül fidanları için bir litre ılık suya kaç kaşık arapsabunu koyacağını sormak, yerine göre kedisinin durup dururken acayip sesler çıkarışının nedenini öğrenmek için de yapar bunu.

Sıradan, hatta kimi zaman biraz komik görünse de güzel yakınlaşmalardır bunlar.  Laf arasında biraz sohbet edilir, okumakta olduğumuz bir kitaptan, son günlerde izlediğimiz bir filmden söz edilir, yorum yapılır, öneriler alınır, verilir. Yakınlığı diri tutar bunlar, körpecik çiçekler gözüyle bakabileceğimiz dostluklara can suyu olur.

Son zamanlarda bakıyorum da bu can suyundan yoksun kalmaya başladı dostluklar. İnsanlar - aralarında ben de olmak kaydıyla - sırf konuşmanın başında ve sonunda birkaç cümle kurma külfetinden kaçınmak için tembel harcı yapay zekâya danışma yolunu tercih ederek işi onunla halledeyim derken belki kısacık bir ön görüşme yapmaktan kurtulmuş oluyor ama uğradığı kayıplara ne demeli?

Kısa bir süre öncesine kadar sağlık sorunlarım için bu işin erbabı diye düşündüğüm bir arkadaşımı, ev işleri konusunda bir başkasını, mutfak konusunda pratik olduğu kadar işi ekonomik bir biçimde halletmeyi de becerebilen bir diğerini, teknik konuda elinden uçanla kaçan kurtulan bir dostumu arıyordum. Bir baktım aramaz olmuşum. Parmaklarım bu görevi üstlenmiş. Hepsini onlar hallediyor.

Sanırım, bu yazıdan sonra öyle olmayacak artık.

Eline bir telefon alan herkesin kendini dünyanın yaratıcısı olarak görebildiği/gördüğü bir ortamda bir anda avuçlarımızın ortasında bulduğumuz yapay zekânın kontrolsüz olarak kullanımının en azından dostluklarda bir soğumaya yol açabileceğinden kaygı duymuyorum dersem yalan olur doğrusu.

 

 

 

 

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.